Basında/in Press

Lübnan – ABD İlişkilerinde Yol Ayrımı mı?

Hediye Levent / VOA Türkçe 26.03.2019

Lübnan’da Mayıs ayında yapılan parlamento seçiminin ardından 9 ay süren hükümet kurma krizi kısa süre önce sona erdi ve yeni kabine ilan edildi.

ABD başta olmak üzere çeşitli ülkelerin “terörist” olarak değerlendirdikleri Hizbullah’ın müttefikleri ile birlikte seçimlerden başarı ile çıkmaları bazı çevrelerde rahatsızlık yarattı. Hizbullah’ın yeni kabinede sağlık bakanlığı dahil 3 bakanlık almasının ardından ABD ve çeşitli ülkelerden Hizbullah’a yönelik yaptırımları arttırılabileceği veya Lübnan’a yaptırımlar uygulanabileceği yönünde açıklamalar gelmeye başladı.

Son olarak Lübnan’ı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun gündeminde “Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve politikadan izole edilmesi ile İran’ın zayıflatılması” konuları vardı.

Ziyarette Pompeo birçok kez “Hizbullah’ı terörist olarak değerlendirdiklerini” belirtirken Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aon, Hükümet Sözcüsü Nebih Berri ve ortak basın toplantısında Cibran Basil “Hizbullah’ın Lübnan siyasetinin parçası olduğunu” vurguladılar…

Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi’nden Dr. Yasin Atlıoğlu Lübnan’daki gelişmelerin bölgedeki süreçlerle doğrudan ilişkili olduğuna dikkat çekerek, “İran ve Suriye’ye göre seçim sonuçları Hizbullah için büyük bir zafer ve kendi siyasi çıkarları için büyük bir kazanç. Seçim sonuçları, ABD, İngiltere, Fransa gibi Batılı güçler ve İsrail, Suudi Arabistan ve Körfez’deki Arap ülkeleri tarafından Hizbullah’ın Lübnan siyasetini tamamen kendi tekeline alacağı bir sürecin başlangıcı ve ülkedeki İran nüfuzunun zirve noktasına çıkması olarak görülüyor. Kuşkusuz bu devletler için Hizbullah Lübnan siyasetinin çok ötesinde bölgesel mücadelelerin bir parçası ve kendilerine yönelik büyük bir tehdit” dedi.

Diğer taraftan Lübnan’da kırılgan siyasi dengeye ek olarak kronik ekonomik kriz, elektrik ve su temini gibi kamu hizmetlerinin düzenli sağlanamaması, işsizlik ve daha birçok sorun da giderek derinleşiyor.

Atlıoğlu, her ne kadar bir taraftan bölgesel çekişme içinde hamleler yapılıyor olsa da Lübnan içindeki siyasi blokların ülke içindeki zorunluluklara göre hareket etmeleri için zorladığını söyledi.

Bu çerçevede Hizbullah’ın, Suudi Arabistan (ABD) kanadına yakın hareketlerin ve diğer grupların acilen sıcak para bulmak dahil birçok konuda birlikte çalışmak zorunda olduğunu belirten Atlıoğlu, “Dış yardımlar ve Lübnan’a yapılacak yatırımlar ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkışıklıktan kurtarılması açısından bir zorunluluk. Dolayısıyla dış yardımların kesilmesi bir yandan ülke siyasetindeki rekabetleri daha da keskinleştirebilir diğer yandan da ülkedeki toplumsal gerilimi mevcut hükümete karşı bir meydan okuma noktasına getirebilir. Dış yardımlar konusunda ABD başta olmak üzere Fransa ve İngiltere gibi Batılı devletlerin tavrı belirleyici olacaktır. Lübnan’ın bölgesel düzeydeki mali destekçisi olan Suudi Arabistan gibi aktörlerin ABD’den bağımsız hareket etmeyeceği de aşikar” dedi.

“Hizbullah’ın siyaset dışında bırakılması mümkün görünmüyor

Mezhepçi bir sistemle yönetilen Lübnan’da Hizbullah ve birlikte hareket ettiği Emel Hareketi Şii kitlenin lideri konumunda.

Hizbullah’ın askeri, siyasi ve toplumsal olarak gücünü göz önüne alındığında izole edilmesinin mümkün olmadığını vurgulayan Atlıoğlu, “Dolayısıyla ne tür bir dış baskı olursa olsun Hizbullah’ın ülke siyasetinin dışında bırakılması mümkün görünmüyor. Hatta Lübnan’ın siyasal ve ekonomik yapısında bir istikrar sağlanmadan ve iç ve dış tehditlere karşı ülkeyi savunacak ulusal bir ordu oluşturulmadan Hizbullah’ın askerî gücünün sınırlandırılması bile söz konusu değil” dedi.

Atlıoğlu, Hizbullah’a yönelik yaptırımlardan Hizbullah’tan çok Lübnan’ın etkileneceğini belirterek şunları söyledi;

“Hizbullah’a yönelik yaptırımlar örgütün hareket kabiliyetini sınırlamaya yönelik, muhakkak ki bu yaptırımlar dolaylı olarak Lübnan ekonomisini de olumsuz etkileyebilir. Hizbullah’ın para transferlerini büyük ölçüde bankacılık sektörü dışında yaptığı düşünüldüğünde yaptırımların ne kadar etkili olacağı belirsiz. ABD, Hizbullah’ın elindeki sağlık bakanlığına yönelik yaptırımların ise tüm Lübnanlıları etkilemesini göze almayacaktır. Ayrıca Hizbullah’ın hükümetteki etkinliği ve Lübnan gibi zayıf bir devlet yapısı içinde sınırdan istediği her şeyi geçirebilmesi mümkün. Özellikle Suriye’de mevcut yönetim var olduğu sürece Hizbullah’ın sınır geçişleri konusunda sıkıntı yaşamayacağı aşikar. Bunlar köklü bir biçimde değişmediği sürece dışarıdan yapılacak baskılar ve yaptırımlar Hizbullah’ı zayıflatmaya yetmeyeceği gibi örgüt içindeki iç dayanışmayı daha da güçlendirme gibi işlev de görebilir.”

‘Hizbullah’a kazanımlar sağlayan hükümete, ABD ve Suudilerin geçit vermesinde ‘dibe vurulması’ kaygısı etkili’

Ceyda Karan / Sputnik 05.02.2019

Dr. Yasin Atlıoğlu’na göre Lübnan’da 9 ay sonra hükümet kurulması olumlu hava yaratsa da hükümetin dertlere deva olması zor. Atlıoğlu, ABD ve Riyad’ın Hizbullah’a kazanımlar sağlayan hükümete geçit vermesinde dibe vurulması kaygısının da etkili olduğunu belirtti.

Lübnan’da Mayıs ayında yapılan parlamento seçimlerinin ardından yeni hükümet, dokuz aylık çetin pazarlıkların ardından nihayet kuruldu. Ortadoğu mozağini temsil etmesi itibarıyla ‘minyatür Ortadoğu’ olarak bilinen ülkenin din ve mezhep ayrılıklarına dayalı sisteme göre şekilllenen hükümette Hizbullah, Şii Emel ve Hıristiyan müttefiklerinin etkisi büyük. 6 Mayıs seçimlerinde 128 sandalyeli mecliste 74 vekil kazanmayı başarmış olan bu ittifak bakanlıklar düzeyinde önemli kazanımlar elde etti. Bu durumun ülke siyasetine etki eden ABD ve Suudi Arabistan’a rağmen gerçekleşmiş olması dikkat çekerken, Sünnilere ayrılmış başbakanlık koltuğuna yeniden geçen Saad Hariri’nin icraatları merakla bekleniyor.

Lübnan’daki gelişmeleri Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi Dr. Yasin Atlıoğlu ile konuştuk.

‘LÜBNAN SEÇİMLERİNDE KARŞILIKLI TAVİZLER VERİLEREK OLUMLU HAVA YARATILDI’

Dr. Yasin Atlıoğlu’ya göre parlamento seçimleri 9 yıl sonra bile olsa Lübnan’da olumlu bir hava yarattı. Lübnan’ın 2011 sonrasında bölgedeki sarsıntılar eşliğinde zor dönemlerden geçtiğini, siyasal sisteminde büyük sıkışmışlık yaşandığını anlatan Atlıoğlu, 2016’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından geçen sene düzenlenen genel seçimlerde de Hizbullah’ın sandıktan daha güçlü biçimde çıktığını anımsattı:

“Lübnan’da 2011 sonrasında hem cumhurbaşkanlığı seçimi hem parlamento seçimlerinin yapılması oldukça gecikti. Ülkedeki mezhepsel sayılarla orantılı oluşturulmuş sistemden dolayı siyasiler arasında bir uzlaşının olması gerekiyor. Bu olmadığı takdirde Lübnan’ın istikrarlı bir siyasi yapısının olması söz konusu değil. Benzer bir durum 2011’den beri yaşanıyor. Önce 2016’da Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ı seçerek bir kırılma yaşandı. Bundan sonraki süreçte Avn ile Saad el-Hariri arasında bir iş birliği ortaya çıktığını söylemiştik. Arada kesintiler oldu. Geçen 2017 sonunda yaşanan olaylardan dolayı. Sonunda Lübnan geçen yıl mayıs ayında parlamento seçimlerini dokuz yıldan sonra gerçekleştirdi. Bu Lübnan için oldukça olumlu bir hava da yarattı, hemen hükümetin kurulması bekleniyordu. Diğer taraftan seçimler sırasında da konuştuğumuz bir önceki yıl kabul edilmiş bir seçim kanunundan bahsetmiştik, nispi seçim sisteminden. Bu sistemin nasıl sorunlar doğuracağını konuşmuştuk. Şu anda özellikle hükümetin kurulması sırasında eleştiriler yöneltenler de bu nispi seçim sisteminin Hizbullah ve müttefiklerine yaradığını, bundan dolayı da parlamento seçimlerinin aslında kazanını olduklarını, yani zaten rakamlara baktığımızda da gerek eski 14 Martçıların içindeki Müstakbel Hareketi Partisi’nin gerekse Canbolat’ın milletvekili kaybettiğini görüyoruz. Tek kazanan aslında enteresan bir şekilde 14 Martçı olmasına rağmen Samir Ca’ca’nın Lübnan Kuvvetleri Hareketi, milletvekili sayısını artırarak çıktı. Diğer taraftan parlamentonun geneline baktığımızda Hizbullah çerçevesinde oluşmuş 8 Martçı grubun daha güçlü bir şekilde seçimlerden çıktığını gördük. Mayıstan itibaren bu olumlu havaya rağmen zaman geçtikçe aslında birtakım sorunların ortaya çıktı.”

‘AMERİKA’NIN HİZBULLAH’I ENGELLEMEK İSTEMESİ PAZARLIKLARI UZATTI’

Hükümet pazarlıklarının uzamasında Dürzi bakanlıklarının dağılımı, seçimin Hizbullah karşıtı cephenin tek kazananı olan Maruni kanatta Samir Ca’ca’nın daha fazla bakanlık talebi ve Hariri’nin Müstakbel Hareketi’nin dışında bağımsız Sünni bakanların konumlarının rol oynadığını anlatan Atlıoğlu, nihayetinde karşılıklı tavizlerle uzlaşmaya varıldığını vurguladı. Atlıoğlu’na göre Hizbullah’ın desteklediği adayın Sağlık Bakanlığı’nı alması ise başlı başına önemli. Zira ABD yönetimi buna itiraz bayrağı açmıştı. Hariri’nin bundan sonra işinin kolay olmayacağını da anımsatan Atlıoğlu, Lübnan başbakanının dış dengeleri kontrol ederek içerideki uzlaşıyı devam ettirmesinin kolay olmayacağına dikkat çekti:

“Bu sorunların daha çok hükümetlerdeki bakanların, bakanlar da yine mezheplere göre dağıtıldığı için Başbakan ve 29 tane bakanlık var, bunların dağılımında üç tane temel mesele çıktı. 3 tane Dürzi bakanlıktan acaba Velid Canbolat dışında onun rakibi olan Aslanlara bir bakanlık verilecek mi, verilmeyecek mi meselesi. Diğer taraftan seçimlerden belki Hizbullah ile birlikte zaferle çıkan karşı grupta yer alan Samir Ca’ca’nın daha fazla bakanlık istemesi. Çünkü daha önceki kabinede 4 tane bakanlık vardı ve bunun üstüne çıkmak istiyordu Samir Ca’ca. Yani Maruniler arasındaki bir bakanlık paylaşımı. En sonda ilginç bir çözülen konuysa Saad el-Hariri’nin Müstakbel’i dışında seçilen Sünni bakanlar vardı. Bunların sayısı 6 taneydi. Hizbullah bunlardan birine bakanlık verilmesini istiyordu. İlk iki sorun çözüldü yaklaşık 8-9 aylık süreç içerisinde. Dürzi bakanlıklardan birinin Arslanlara verilmesi onaylandı. Arkasından her ne kadar Samir Ca’ca 4 bakanlıktan fazlası için ısrar etse de karşı taraftaki Marunilerin direnişle şu anki Dışişleri Bakanı Cibran Basil’in özelikle muhalefetiyle onu da 4 bakanlığa razı ettiler, bir başbakan yardımcılığı ile birlikte. Dolayısıyla tek bir problem kalmıştı. O da Sünni bakanlıkların çözülmesi meselesi. Bu konuda da uzun süre uğraştılar, farklı formüller önerildi. Hatta en son Cumhurbaşkanı Avn ve Gobran Bassil, Avn’ın kontenjanından bir Sünni’nin bakan olmasını istediler ki en sonunda uzlaşıya vardılar. Hasan Murad’ın şu an Sünni Ticaret bakanı olarak kabineye girmesi sağlandı. Burada karşılıklı tavizler verildiğini görüyoruz. Diğer meselelerden biri de şuydu. Hizbullah, Sağlık Bakanlığı’nda ısrar ediyordu. Amerika bunun kesinlikle bunun engellenmesi gerektiğini ifade ediyordu. Bu da biraz uzattı bu pazarlıkları. Sonuç olarak Hizbullah Sağlık Bakanlığını aldı. Aslında biraz da parlamento seçimlerinden çıkan sonuçlar çerçevesinde sorun halledildi. Hizbullah ve Avn tarafı güçlü çıktığı için kendi isteklerini Hariri’ye kabul ettirdiler. Hariri’nin işi de zor. Bir taraftan dış dengeleri kontrol etmek diğer taraftan içerideki uzlaşıyı sağlamak. Hariri bunun ikisini de yapmaya çalıştı ki hükümet kurulduktan sonra ilk ciddi tepki Hariri’ye geldi. Canbolat’ın Hariri’ye yönelik açıklamaları söz konusu.”

‘AMERİKA, SAĞLIK VE TİCARET BAKANLIKLARININ HİZBULLAH’IN TEKELİNDE OLMASINDAN RAHATSIZ’

ABD’nin genel olarak hükümetin kurulmasını olumlu karşıladığını söyleyen Atlıoğlu, Washington’ın sadece Hizbullah’ın başta sağlık bakanlığı olmak üzere elde ettiği bakanlıklardan ise rahatsızlık duyduğunu belirtti. Bunda İran’dan alınacak ucuz ilaçların söz konusu olması da ABD için itirazların başında geldi. Atlıoğlu’na göre Hizbullah da kendi yönetiminde olan halk sağlığı klinikleri aracılığıyla da halka hizmet götürürken, aşırı liberalleşmiş olan Lübnan sağlık sisteminde bir düzeltmeye gidebilmesi de kolay değil:

“Bu şekilde bir paylaşım gerçekleşti. Uzun bir zaman geçse de sonunda hükümet kuruldu. Ve hükümetin önünde çok ciddi problemler var bundan sonra. Sağlık Bakanlığı önemli bir bakanlık, bütçeden aldığı pay da sanırım bakanlıklar arasında 4. sırada. Dolayısıyla Amerika hiçbir şekilde Hizbullah’ın eline geçmesini istemiyordu. Hükümetin kurulmasından sonra ABD hükümetin kurulmasına olumlu yaklaşmasına rağmen özellikle Hizbullah gibi bir ‘terör örgütünün’ Sağlık Bakanlığını almasının çok tehlikeli olduğunu söyledi ve bu konuda belli uyarılar yaptı. Sağlık Bakanlığını eline geçirme yoluyla Hizbullah Lübnan’daki sağlık sistemini değiştirebilir mi, bu kısa vadede çok kolay değil. Çünkü Lübnan’daki sağlık sistemine baktığımızda bütün alanlarda olduğu gibi aşırı liberal bir sistem var. Hastanelerin büyük kısmı özel, dolayısıyla böyle sosyal politikalar izlemesi mümkün değil. Zaten Amerika’nın rahatsızlığı da daha çok İran’dan ilaç alışverişine girişilmesi aynı zamanda Sağlık Bakanlığı bütçesinden, Hizbullah’ın kendi hastaneleri de var, sağlık klinikleri var, oralara para aktarılmasını engellemek istiyor, uyarıyı yaptığı nokta o aslında. Sağlık Bakanlığının bütçesini Lübnan için kullanın ama Hizbullah’ın kendi sağlık hizmetleri verdiği hastane ve klinikler için buradan bir pay aktarılmasın. İran’da da bu ilaç ve tıbbi malzeme alışverişine girilmesin şeklinde iki tane uyarısı var. Amerika’nın rahatsız olduğu bir konu daha var. Avn’ın kontenjanından giren Hizbullah destekli Sünni bakanın Dış ticaret bakanı olması da enteresan. Ülke dışından özellikle yine Amerika’nın açıklamasında yine vardı, bir kaçakçılık faaliyeti Suriye’ye giriş çıkışlar bu konuda yine kaygıları var. Dış ticaret bakanlığının Hizbullah’ın tekelinde olmasından dolayı.”

‘TAİF ANLAŞMASI’NIN ORTADAN KALDIRILMAK İSTENDİĞİ İDDİALARI VAR’

Diğer yandan Atlıoğlu’na göre ABD, Suudi Arabistan ve eski sömürge gücü Fransa’nın da Lübnan’da Hizbullah’ın güç kazanması karşısında durumu değiştirme olanakları giderek kısıtlanıyor. Bu kanattan gelen eleştiriler arasında Batı yanlısı Dürzi lider Velid Canbolat’ın açıklamalarına dikkat çeken Atlıoğlu, Lübnan’da iç savaşı sona erdiren Taif Anlaşması’nın ortadan kaldırılmak istendiği yolunda iddiaların gündeme taşındığını anlattı. Yine Hizbullah’ın Hıristiyan ortakları üzerinden Sünnilerin ayrıcalıklarını azaltmaya çalıştığı iddialarının da bulunduğunu belirten Atlıoğlu, Hariri’nin Sünnilerin liderliğini yapmakta yetersiz kaldığı yolunda görüşlerin de altını çizdi:

“Hükümetin kurulmasına verilen tepkilerin ana eleştiriler nereden geliyor. ABD’nin yumuşak bir tavrı, Suudiler de öyle. Fransa zaten hükümetin kurulmasını destekliyordu, Macron bir ziyarette de bulunacak galiba. En sert tepki İsrail’den geldi. Netanyahu’nun açıklaması, Hizbullah’ın Lübnan’ı kontrol etmesi, İran’ın kontrol etmesi anlamına gelir gibi bir açıklama yaptı. Yine Velid Canbolat’ın açıklamaları çok enteresan. Eleştiriler şu: İç savaşı sona erdiren Taif Antlaşmasının ortadan kaldırılmak istendiğine dair iddialar var. Taif Antlaşması ile Sünnilere tanınan ayrıcalıkların azaltılmaya çalışıldığını hatta Hizbullah’ın bunu biraz şantajla baskıyla ve daha çok da hükümet kurulma sırasında Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları vardı. Hıristiyanları kullanarak Sünnilerin sahip olduğu ayrıcalıkları azaltmaya çalıştığına dair iddialar söz konusu. Bu biraz da traji komik bir şey. Çünkü Taif Anlaşmasını yapılmasını sağlayan o dönemde Suriye idi. Yani Suriye’nin teşvikiyle yapılmış bir anlaşma ve biraz garipsenebilir. Bir de şu var. Hizbullah’ın bu kadar güçlü bir şekilde hükümetin içinde yer alması ister istemez tepki verilmesini de zorunlu kıldı. Bu tepkiler doğrudan Hariri’ye yansıdı. Hariri’nin Sünnilerin liderliğini becerip beceremediğine dair birtakım tartışmalar vardı Lübnan içerisinde. Muhtemelen önümüzdeki dönem hükümette de Hariri’nin sorumluluk alanı aslında daha çok ekonomik meseleler olacak gözüküyor.”

‘LÜBNAN DÜNYANIN EN BORÇLU ÜÇÜNCÜ ÜLKESİ, EKONOMİ YÜZÜNDEN İÇTEN İÇE KAYNIYOR’

Atlıoğlu, Lübnan’ın milli gelire göre dünyanın en borçlu üçüncü ülkesi konumunda olduğunu ve dış yardıma muhtaç olduğunu dile getirirken, Hariri’nin en kısa zamanda ekonomik konuları ele alması gerekliliğine dikkat çekti. Atlıoğlu özellikle Katar’ın Suudilere karşı Lübnan’da kesenin ağzını açarak varlığını artırma gayretlerinin de altını çizdi:

“Hariri’nin yurt dışındaki bağlantıları, Batılı ülkelerle ilişkileri var. Hasan Nasrallah da açıklamalarında ‘Biraz sakin olalım, tartışmalara girmekten kaçınalım, ülkenin en önemli sorunu ekonomi’ diye üzerine basa basa vurguladı. Dolayısıyla Hariri’nin şöyle bir misyonu olacak. dışardan sağlanacak paraların ülkeye getirilmesi yani borç bulma ve bu ekonomik krizi çözebilme. Lübnan’ın ekonomik verilerine batığımızda çok acil bir şekilde halledilmesi gerekiyor. Milli gelire göre dünyanın en borçlu 3. ülkesi konumunda ve dış yardıma muhtaç. Fransa’nın son beş altı aydır söylediği, Paris’te yapılan uluslararası bir konferansta 10 bin milyar dolarlık bir yardım kredi taahhüdü vardı, ‘Hükümeti kurun yoksa, bunu vermeyiz’ durumu vardı. Bu konferanstan bu yatırım yoluyla verilecek para, hatta yine Ocak ayının sonuna doğru Katar, 500 milyon dolarlık bir yardım yapacağını söyledi. Katar bölgede misyonunu da güçlendirmek için böyle girişimlerde bulunuyor, ‘Ben Ortadoğu’nun iyi çocuğuyum, Araplara yardım ederim’ tarzında bir aslında imajını kuvvetlendirmek için böyle bir girişimde bulunuyor. Katar, Lübnan’a böyle girdiği takdirde karşımıza bir Suudi-Katar rekabeti de çıkabilir. Dolayısıyla Lübnan’ın ekonomik olarak düzeltilmesi meselesinde Batılı ülkeler olduğu gibi bölgedeki petrol zengini ülkelerden gelecek yardımlara da ihtiyaç var.”

‘LÜBNAN ARTIK DİBE VURMA NOKTASINDA’

Lübnan’ın krizin eşiğinde olduğuna dikkat çeken Atlıoğlu, ülkedeki elektrik kesintileri, su ve çöp problemleri gibi bir yığın sorunun sosyal patlamaya yol açabileceği görüşünde. Ülkede özellikle gençlik kesimi arasında yeni siyasi grupların ortaya çıktığını belirten Atlıoğlu, bu hareketlerin mezhep ayrımlarına dayalı olan ve sadece siyasi seçkinler ve ailelerine hizmet eder hale gelen sisteme de tehdit teşkil etmeye başladığının altını çizdi. Hükümetin kurulmakta gecikmesinin sosyal patlama ihtimalini de artırdığının hem içeride hem de dışarıdan görüldüğünü belirten Atlıoğlu, uzlaşmaya varılmasında bütün bunların da etkili olduğunu anımsattı:

“Hariri bunlar arasında dengeyi nasıl kuracak? Bir tarafta Avn bir tarafta Hizbullah içeride. Kendi rakipleri dışarıda da bu kadar farklı güç odağı arasında bir denge kurup paraları ülkeye çekmek zorunda. Lübnan’ın ekonomisi zaten çok kötü. Amerikalılar niye tepki göstermedi ya da Suudiler bu hükümetin kurulmasına daha fazla engel olmadılar? Muhtemelen artık dibe vurma noktasında Lübnan. Bundan daha kötü bir pozisyonda yani hükümet biraz daha kurulmasaydı, bir şey daha var elektrik kesintileri, su problemleri, çöp problemleri, işsizlik gibi sorunlar toplumsal patlamaya da yol açabilir. Bunun belirtilerini ufak ufak görmeye başlamıştık. Geçen seçimlerde mesela çok fazla milletvekilliği kazanamadılar ama sivil toplum aktivistleri, bu geleneksel liderlik, bizim zaim diye adlandırdığımız liderlik dışında dini birtakım siyasi hareketler ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu hareketler gençler arasında örgütlendiği takdirde ciddi bir toplumsal patlamaya neden olabilir. Yani hem Lübnan’daki mevcut sistemsel mezhebe karşı bir tepki hem de mezhepsel sistem içerisinde kendi çıkarını korumaya çalışan, yolsuzluklara bulaşan, adam kayırmacılık yağan eski siyasetçilere karşı tepki çıkma potansiyeli de görünüyordu Lübnan’da. Hem içerideki hem dışarıdaki aktörler bunu gördüler ve acilen hükümet kurulması gerektiğini düşündüler. Baktığımızda dünyanın en zenginler listesine giren sürekli Lübnanlılar var. Aynı aileye mensup insanlar çoğu. Diğer taraftan baktığımızda da dünyanın en yoksul insanları Lübnan’da. Beyrut’ta aslında bunlar iç içe yaşıyorlar. Bir sokaktan diğerine geçtiğinizde bunu net bir şekilde görüyorsunuz. Çok zengin bir semtten çok fakir bir semte sadece bir sokak değiştirerek bunu yapıyorsunuz. Bu ister istemez bir toplumsal patlamayı da beraberinde getirebilir. Lübnan dışına göler de artmaya başladı. Parası olan insanlar Batı’ya göç ediyor. Artık bu sistem içinde yaşamaya tahammül edemiyorlar. Bunu yapamayan gençler için içeride sürekli bu sorunlar birikiyor ve kimse de çözmüyor. Bu sistemin kazanını kâğıt üzerinde mezhepçi sistem, çok demokratik, herkesin temsil edildiği bir sistem gibi gözükmesine rağmen aslında ülkedeki bu siyasal seçkinler, bu seçkin ailelere hizmet eden onları refahlarını servetlerini artıran bir sistem haline geldi ve insanlar bunu görüyor. adaleti, sosyoekonomik eşitliği sağlayabilecek bir devlet de söz konusu değil. Havai fişeklerle kutluyorlar ama o sevinçler sadece bir günlük.”

‘TÜRKİYE EKONOMİK VE KÜLTÜREL İLİŞKİLERİ SAĞLAMLAŞTIRARAK ETKİ ALANI OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYOR’

Türkiye-Lübnan ilişkileri özellikle Ankara’nın Suriye’deki savaşı desteklemesiyle 2011’den itibaren bozulmuşken, Atlıoğlu’na göre son dönemde Ankara özellikle ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlendirmeye çalışıyor. Türk firmalarının Lübnan’da enerji probleminin çözümünde geçici rolleri olduğunu, ancak halkın meselenin temelde çözümünü istediğini belirten Atlıoğlu’na göre Lübnan’da rüşevet ve yolsuzlukların etkili olduğu sistemde işlerin çözülüp düzgün ilerlemesi yakın zamanda pek mümkün görünmüyor:

“(Türkiye’nin) Lübnan politikası gün geçtikçe zayıfladı. Zaman zaman sorun olarak çıktı bu bizim pilotların kaçırılması meseleleri gibi. Türkiye’nin Suriye politikası çok yoğun olduğu için Lübnan konusuna doğrudan müdahil olduğu bir konu yok. ama daha çok Türkiye’nin yaptığı şey son 3-4 yıl içerisinde Lübnan’da kültürel faaliyetler yoluyla bir etki alanı oluşturmak ve bu çöp toplama elektrik gibi şeylerde de özel şirketlerini orada çalışmalarını sağlamak. Ekonomik ilişkiler ve kültürel ilişkiler üzerinde duruyor yani Türkiye. Bir önceki enerji bakanına bu tür eleştiriler söz konusuydu. Şimdi Enerji Bakanlığına Avn’ın yani Bassil’in partisinden bir kadın getirildi. Bu kadın bakan sırasında ilişkiler nasıl devam edecek? Enerji problemini çözmeye Türkiye’den gelen santralin geçişi bir çözüm sağlıyor. Ülke içerisinde bu tepkilere neden oluyor, kimse pahalıya elektrik almak istemiyor. Zaten sürekli de elektrik alamıyorlar. Bu işin daha köklü bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Türkiye dışında yapılan birtakım enerji konferansları yoluyla da çözüm arayışları var. Fakat devlet işlemediği için bu konuda da biraz adım atılamıyor. Enerji sektörü çok iyi para getiren bir sektör. Lübnan gibi rüşvetin yolsuzluğun fazla olduğu bir yerde enerji sektörünün düzgün şekilde işlemesi çok söz konusu olmayabilir. Yakın zamanda çözeceklerini zannetmiyorum.”

‘Türkiye, PYD ile ilgili şüpheleri giderilirse, Şam’ın Menbiç ve Fırat’ın doğusunu kontrolüne itiraz etmez’

Elif Sudagezer / Sputnik 26.12.2018

ABD’nin Suriye’den çekilme kararının ardından bölgeyi hangi gelişmeler bekliyor? Türkiye Suriye’nin kuzeyinde hangi şartlar oluşursa, uzlaşmayı kabul eder? Konuyu, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü uzmanı Dr. Yasin Atlıoğlu ve Aydınlık gazetesi Ankara temsilcisi ve yazarı İsmet Özçelik Sputnik’e değerlendirdi.

ABD’nin Suriye’den çekileceği yönündeki kararını açıklamasının ardından, Suriye’nin kuzeyine ilişkin hem sahada hem de diplomasideki hareketlilik sürüyor. Salı günü Anadolu Ajansı, Suriye’de Beşar Esad’a bağlı birliklerin Menbiç’in batısındaki Arimah bölgesine girdiğini ileri sürse de, ajansın iddiasını Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklaması takip etti. Bakanlık, Esad’a bağlı güçlerin zaten 2017 yılından beri bölgede olduğu belirtti. Ancak Arimah bölgesine yönelik birbirini takip eden bu açıklamaları önemli kılan iddiaların, ABD’nin çekilmesinin ardından PYD’nin Suriye yönetimiyle anlaşıp anlaşmayacağı, eğer anlaşma sağlanırsa, bunun şartlarının neler olacağı ve Türkiye’nin oluşacak yeni bağlamda hem sahada hem de diplomatik olarak hangi adımları atacağı yönünde süren soru işaretlerinin bir tezahürü ve parçası olması.

ABD ÇEKİLİNCE OLUŞACAK BOŞLUK NASIL DOLACAK?

Zira, Suriye ve Türkiye başta olmak üzere, bölge ülkelerinin saha ve diplomasideki hamleleriyle ABD’nin desteğini çekeceğini söylediği PYD kontrolündeki bölgenin akıbeti birbiriyle doğrudan ilintili. Ankara bu sebeple, sınırlarının güneyinde PYD’nin dahil olduğu bir federal veya bağımsız yapının “kabul edilemez” olduğuna vurgu yapıyor. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Suriye hükümetinin, YPG ile anlaşıp, Fırat’ın doğusuna girmesi durumunda, Türkiye’nin tavrının ne olacağı sorusunu “Sınırımızın öbür tarafında bir terör örgütü varsa, bize tehdit oluşturuyorsa ve yarın tehdit oluşturma ihtimali sürecekse, biz hiç tereddüt etmeden müdahale ederiz. İster rejim, ister ABD, kimin kontrolünde olursa olsun. Irak’ta PKK’ya ne yapıyorsak, Suriye’de de aynısını yaparız” diye yanıtladı.

ŞAM DA BAĞIMSIZ VEYA FEDERATİF KÜRT YAPILANMASINA ‘KARŞI’

Ancak son 10 gün içerisinde hem Suriye hem de Rusya’dan Türkiye’nin bu endişesini silecek nitelikte iki önemli açıklama geldi. 17 Aralık’ta Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim “Bağımsız ve federatif herhangi bir Kürt yapılanmasına müsaade etmeyiz” diye konuştu. 26 Aralık’taki açıklamasındaysa Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Suriye’den çekilen ABD’li askerlerden boşalan toprakların Şam’ın kontrolüne bırakılması gerektiğini ifade etti.

‘PYD, SURİYE VEYA TÜRKİYE ORDUSUNU KARŞISINA ALMAYI GÖZE ALAMAZ’

Söz konusu açıklama ve gelişmeler ışığında, Suriye’ye ilişkin olası senaryoları 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü uzmanı Dr. Yasin Atlıoğlu ve Aydınlık gazetesi Ankara temsilcisi ve yazarı İsmet Özçelik konuyu Sputnik’e değerlendirdi. Sputnik’e konuşan Dr. Yasin Atlıoğlu, ABD’nin Suriye’den çıkmasının PYD’yi yalnızlaştırdığını ve PYD için “en iyi yolun” Şam yönetimiyle anlaşmak olduğunu söyledi. PYD’nin yıllar boyunca ABD tarafından silahlanmış olmasına rağmen Türkiye veya Suriye ordularıyla karşı karşıya gelmeyi göze alamayacağına işaret eden Atlıoğlu “PYD için en iyi çözüm yolu Suriye yönetimiyle yapılacak bir işbirliği gibi görünüyor ama pazarlıkların nasıl sonuçlanacağını tahmin etmek mümkün değil. Çünkü daha önce de PYD’li yetkililer Şam’ı ziyaret edip bir takım tekliflerde bulunmuşlardı. Ancak Suriye yönetimi şimdiye dek mümkün olduğunca PYD’nin isteklerini en az seviyede tutarak bu işi çözmeye çalıştı. Tabii Amerika’nın çekilme kararı Suriye yönetimini şu an daha da güçlü kıldı” değerlendirmesinde bulundu.

‘TÜRKİYE, PYD İLE İLGİLİ ŞÜPHELERİ GİDERİLİRSE, MENBİÇ’İN TAMAMEN SURİYE KONTROLÜNE GEÇMESİNE İTİRAZ ETMEYEBİLİR’

Türkiye’nin, ABD’nin bölgeden çekilmesinin hemen ardından PYD’ye yönelik operasyonu gündeme getireceğini söyleyen Atlıoğlu “Türkiye’nin Menbiç’in kuzeyinden Özgür Suriye Ordusu birlikleriyle birlikte PYD’ye askeri baskı yaptığını biliyoruz. Türkiye, Amerika’nın çıkmasından sonra PYD’nin Menbiç’te kalmasına izin vermek istemiyor ve bu rahatsızlığını zaten 2016’dan beri belirtiyor. Dolayısıyla Türkiye, Menbiç’te PYD varlığı durduğu sürece muhakkak ki bir askeri operasyonu gündeme getirecektir. Ancak PYD’nin Suriye yönetimiyle yapabileceği anlaşmaya Rusların da müdahil olması söz konusu, onlar da bu anlaşmayı yönlendirmeye çalışacaklardır. Rusların da araya girmesi sonrası Türkiye’nin, Menbiç’in tamamen Suriye ordusunun kontrolüne girmesine itiraz etmeyeceğini düşünüyorum. Fakat Türkiye’nin şüphelerinin tamamen giderilmesi lazım” dedi.

‘MENBİÇ’TEKİ ÖNEMLİ AŞİRETLER TÜRKİYE YERİNE SURİYE’Yİ TERCİH EDECEKTİR’

Menbiç’teki yerel güç dengelerinin de süreçteki önemli rolünü hatırlatan Atlıoğlu “Menbiç’in içerisindeki yerel güç dengelerini de göz ardı etmemek lazım. Özellikle Menbiç’te bulunan ve şu an PYD ile birlikte hareket eden Faruk el Maşi gibi aşiretlerin rolü önemli. Bu aşiret liderleri 2011’de başlayan krizden önce Suriye yönetimiyle sıkı bağları olan aşiret liderleriydi. Türkiye’nin operasyonuyla Suriye ordusu veya milis birliklerinin Menbiç’e girişi arasında bir tercih yapmaya kalktıklarında muhtemelen Şam’ı tercih edecekleri düşünüyorum. Zaten Faruk el Maşi’nin daha önce de bu yönde açıklamaları vardı. Dolayısıyla yerel düzeyde de bu aşiretler, Türkiye yerine Suriye ordusunu tercih edeceklerdir. Ancak gelişmeleri beklemek lazım” ifadelerini kullandı.

PYD’nin Menbiç’te yoğun bir Kürt nüfus olmamasına rağmen bölgede ısrarcı olmasının, Fırat’ın doğusunu koruma çabaların ileri geldiğine işaret eden Dr. Atlıoğlu “Normal şartlarda Menbiç’te bir Kürt varlığı yok. Menbiç, Arap nüfusu yoğunluklu bir yer ve Halep çevresinin önemli yerleşim yerlerinden biri. PYD’nin Menbiç konusundaki ısrarı sadece Fırat’ın batısında kendine bir dayanak noktası tutma konusunda. Geri çekildiği takdirde, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna bir operasyonu söz konusu olabilir. Ondan dolayı mümkün olduğunca geç geri adım atmak istiyor ve oradaki bir takım idari yerlerde varlığı korumak istiyor. Ama Menbiç’te doğrudan PYD’nin idari varlığının olması da çok zor. Dolaylı yoldan belki ittifak kurduğu aşiret liderleriyle bir idari varlık sürdürülebilir ama onlar da Şam’a yakın oldukları için onların da Şam’la işbirliği yapmaları olası” dedi.

TÜRKİYE HANGİ ŞARTLARI KABUL EDER?

Peki, Türkiye’nin Menbiç ve Fırat’ın doğusunda kabul edeceği senaryo hangisi? Atlıoğlu’na göre Türkiye’yi ikna etmek, PYD’nin askeri varlığını bölgeden tamamen temizlemek ve kurulacak idari mekanizmalar içerisinde de PYD’nin mümkün olduğunca rol oynaması engellemekten geçiyor. Atlıoğlu “Rusya-Suriye tarafı, PYD’yi buna ikna ettikten sonra Şam’daki yönetim gelip Menbiç’te idareyi tamamen kontrol altına alırsa, oluşacak yeni durum Türkiye açısından çok büyük sorun teşkil etmez” dedi ve devam etti:

“Türkiye’deki askeri yetkililer ve hükümet bu konuda ne düşünüyor tam bilemiyoruz ama çok geniş bir bölgeden bahsediyoruz. Dolayısıyla, 550 kilometrelik sınırın içine doğru nereden bakarsanız 20-30 kilometre içeri gidebilecek bir tampon bölge kurmak veya birkaç bölgeden Suriye’ye giriş yapılarak yarma harekatı yapılması söz konusu olabilir. Ancak olası bir operasyonda Türkiye ne kadar Suriye’nin içine girerse sorunun o kadar artma ihtimali de fazla. Bu arada hava desteğinin sağlanması, Rusya’yla uzlaşma da sıkıntıya yol açabilir. Türkiye’de ‘her şeyi yaparız’ havası esiyor ama bu riskleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Rusya muhakkak bir yerde müdahil olacaktır. Suriye yönetimi, PYD’ye özerklik tanırsa, bunu en düşük düzeyde, kültürel özerklikle sınırlı tutacaktır. Çünkü Şam’ın şu an eli güçlü.”

‘PYD’NİN DEVLETE DÖNÜŞMESİ ZOR, YAPI AMERİKAN DESTEĞİ KESİLİNCE DAĞILACAKTIR’

PYD içerisinde ayrışma yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu söyleyen ve kontrol ettiği alanın genişliğine rağmen PYD’nin devlete dönüşmesinin “zor olduğuna” işaret eden Atlıoğlu “PYD’nin durumu IŞİD’inkine benzetilebilir. Geniş bir bölgeyi kontrol ediyormuş gibi gözükmesine rağmen PYD’nin devlet işlevi yok ve bu yapının devlete dönüşmesi de zor görünüyor. Suriye’nin yönetiminde idari merkez olabilecek Halep, Şam gibi iki tane büyük kent varken Fırat’ın doğusunda bunu karşılayabilecek ciddi manada bir idari merkez haline gelebilecek bir kent de yok. Ellerine silah alan insanların idari tecrübeleri yok, belediye hizmeti vermekte bile yetersiz kalıyorlar. Öte yandan, Şam gibi bölgelerde hayat pahalılığı gibi sorunlara rağmen, güvenlik sorunu yok denecek kadar az. Devletin iyiliği kötülüğü tartışılır ama devlet deneyimi ve o tecrübe sayesinde bu tekrar sağlanabiliyor. PYD’nin böyle bir kapasitesi de yok. Özellikle de burada Kürtler dışındaki Hıristiyan gruplar, aşiretler Amerikan desteği kesildiği anda, dağılacaktır” diye ekledi.

‘Suudiler, ABD’nin desteğiyle İran ile çatışmaya girebilir’

Ceyda Karan / Sputnik 26.10.2018

Yasin Atlıoğlu’na göre, Kaşıkçı olayı Suud Arabistan’a karşı ABD’nin eline önemli kozlar verdi. Atlıoğlu, hedefe konulan Veliaht Prens Selman’ın yeni yaptırımların hedefinde olacak İran ile çatışmaya girebileceğini söyledi. Atlıoğlu’na göre Türkiye, yeni süreçte daha zorlanacak ve İhvan’la ilişkileri dahil olmak üzere daha ‘pragmatik’ tutum alacak.

Suudi Arabistan vatandaşı ve Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi olayının aydınlatılmasına yönelik girişimler eşliğinde uluslararası bilek güreşi de devam ediyor. ABD başta olmak üzere Batı dünyasının aldığı tutumun cinayetin sorumlusu olmakla suçlanan veliaht prens Muhammed bin Salman’ın akıbetini nasıl etkileyeceği eşliğinde Ortadoğu’da yeni dengeler tartışılıyor.

Kaşıkçı cinayetinin yol açtığı yeni iklimde Ortadoğu’daki resmi, gelişmelerin Türkiye’ye olası etkilerini Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi Dr. Yasin Atlıoğlu ile konuştuk.

‘MUHAMMED BİN SELMAN BOZULAN İMAJINI DÜZELTMEK ZORUNDA’

Atlıoğlu, Kaşıkçı’nın öldürülmesini sıra dışı bir olarak tanımladı. Bu olayın Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ın Suudilerin reformcu yöneticisi imajına çok büyük zarar verdiğini dile getiren Atlıoğlu, Selman’ın bozulan imajını düzeltmek zorunda olduğunu ifade etti. Atlıoğlu’na göre Selman, Kaşıkçı cinayetinden dolayı bozulan imajını düzeltirken ABD başta olmak üzere Batılı ülkelere kesenin ağzını açmak zorunda kalacak:

“Her şeyden önce Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki konsolosluğunda öldürülmesi çok sıra dışı bir olay. Tarihte çok benzeri olmayan bir olay. Dolayısıyla da gerek uluslararası kamuoyunda gerekse Batı’da çok ciddi bir tesir uyandırdı, büyük bir şok yarattı. Zaten Amerika ile Suudi Arabistan arasında özellikle 2017’den beri tekrar canlanmaya başlayan, yani Trump ile Veliaht Prens Muhammed Bin Selman arasındaki o özel ilişkinin aslında bu süreç içerisinde Suudi Arabistan tarafının yaptığı buna benzer eylemlerin çoğuna Amerika’nın ses çıkarmaması gibi bir durum söz konusuydu. Lübnan başbakanının rehin alınması, Yemen’deki savaş suçları, diğer prenslere karşı yapılan uygulamalar. Bunların hepsinde Amerika sesini çıkartmadı. Ama bu kez olay çok olağanüstü. Amerikan başkanı da bu konuda tepkisini gösterdi. Avrupa Birliği ülkeleri ve bütün dünya buna karşı tepki koydular. Bu iki aşamada sanki 2017’den beri gelişen Suudi Arabistan ile Amerika arasındaki ittifakın ortadan kalkacakmış gibi bir izlenim verdi başlangıçta. Zaman geçtikçe anlaşılıyor ki Muhammed Bin Selman’ın bu cinayetten dolayı zor durumda kalması özellikle ilk geldiğinden beri ortaya koymaya çalıştığı Suudilerin reformcu yöneticisi imajına çok büyük zarar verdiğini görüyoruz. Yoksa benim düşüncem bundan sonraki süreçte Amerika’nın Avrupa Birliği’nin diplomatik baskısı ve kamuoyunda oluşan tepkiyle birlikte Muhammed Bin Selman’ın pozisyonunu korumakla birlikte Amerika’ya taviz vermesi söz konusu olabilir. Muhammed Bin Selman’ın yapması gereken bir şey var. Artık bozulan imajını düzeltmek zorunda. Bunu düzeltmeye çalışırken de ister istemez Amerika başta olmak üzere Batılı ülkeler ile iyi ilişkiler kurmak zorunda. Belki onlara Suudi Arabistan’ın finansal gücünden bir miktar daha fazla pay vermek zorunda.”

‘KAŞIKÇI CİNAYETİNDEN DOLAYI SURİYE DEFTERİ KAPANIR GİBİ OLDU’

Atlıoğlu, Kaşıkçı krizinin başladığı günden beri Suriye ilgili sorunların gündemde yer almadığına dikkat çekti. Atlıoğlu, Kasım’daki yeni İran yaptırımlarına işaret ederek İran’ın Kaşıkçı olayının yerini olacağını belirtti:

“Daha da önemlisi bölgesel sorunlarda zaten Amerika ile hareket ediyordu ama daha aşırı birtakım hareketlerin de gelişmesi söz konusu olabilir. Özellikle İran meselesi 4 Kasım’da enerji ile ilgili yaptırımlarının devreye girmesi meselesi var. Arkasından Kongre ara seçimleri var Amerika’da. Bunları yan yana koyduğumuz zaman birinci olarak İran üzerinden bir şey beklenebilir. Kaşıkçı olayından beri Suriye meselesi ile ilgili bir aydır neredeyse hiçbir şey konuşmuyoruz. Kaşıkçı cinayetinden dolayı Suriye defteri sanki kapanır gibi oldu. Benim öngörüm Suriye’deki İdlib meselesi ve arkasından da Fırat’ın doğusu meselesi bir şekilde özellikle ABD ile Rusya arasında bir anlaşma sağlanırsa bundan sonraki günlerde konuşacağımız yer İran olacak. İran ile birlikte Lübnan Hizbullah’ını da düşünmek lazım. Artık Muhammed Bin Selman, İran ve Hizbullah konusunda aktif bir tutumu vardı, daha da aktif hale gelebilir. Amerika’nın Suudi Arabistan’a sattığı silahlar var. Oraya gidip gitmediğini bilmiyoruz ama sonuçta ciddi yüksek teknolojik silahlarla donatılmış bir Suudi ordusu da söz konusu. Muhammed Selman’ın bu sıkışmışlığı arasında Suudiler İran ile doğrudan çatışmaya girmeyi göze alamıyorlardı şu ana kadar. Ama böyle bir çatışma ufukta görünüyor olabilir, Amerika’nın desteğiyle beraber. Suudi ordusu Yemen’de test ediyor kendisini. Bundan sonra İran ile de bir çatışma söz konusu olabilir.”

‘ARTIK RUSYA DA SUUDİ ARABİSTAN’DA BİR GÜÇ’

Rusya’nın Ortadoğu’da neredeyse temas halinde olmadığı hiçbir ülke olmadığı vurgusu yapan Atlıoğlu, Suudi Arabistan’da da bir güç unsuru olduğunu savundu. Atlıoğlu’ya göre Kaşıkçı cinayeti, ABD’nin eline daha fazla koz verdi:

“Lübnan meselesini göz ardı etmemek lazım. İsrail’in Suriye içerisindeki daha önce yaptığı hava saldırılarının da tamamen sona erdiğini söylemek mümkün değil. Daha dündü galiba İsrail Savunma Bakanı Suriye’deki operasyonlarımız devam edecek tarzı bir açıklama yaptı. Dolayısıyla Lübnan’a kayma gibi bir olasılık olabilir. Ama her şeyden önce Suriye’deki Hizbullah varlığının Suriye’den çıkması gerekiyor. Hizbullah, tekrar Lübnan’a ne zaman dönecek, esas mesele o. Lübnan’a döndükten sonra bir İsrail saldırısı belenebilir. Diğer taraftan Suudi Arabistan ile İsrail ve ABD arasındaki bu ittifakın bence Kaşıkçı cinayetiyle tamamen kırıldığını söylemek mümkün değil. Ancak şöyle bir şey olabilir. Bu cinayetten dolayı Amerika daha sert bir tepki gösterseydi, Suudi Arabistan’ı daha fazla dışlasaydı, böyle bir ihtimal söz konusu olabilirdi. Benim düşüncem Amerika’nın eline daha fazla koz verdi bu cinayet. Muhammed Bin Selman’ı sıkıştırma açısından ve yönlendirme açısından. Suudi Arabistan 2017’de Amerika ile bir ittifak kurdu. Ama 2017’nin Eylül veya Ekim ayında ilk defa Suudi Kralı Selman, Moskova’ya gitti. S-400’lerin alınması konusunda, enerji konusunda işbirliği gibi durumlar da söz konusuydu. Dolayısıyla Rusya da artık bölgede bir güç. Rusya’nın ilginç bir özelliği var. Bölgede neredeyse temas halinde olmadığı hiçbir ülke yok. Yani doğrudan çatıştığı bir ülke yok. Suudilerle de konuşuyorlar. Bu Kaşıkçı olayını eminim Rus yetkililer de bir fırsat olarak görüyorlardır. Rusya ilk Suriye’ye girdiği dönemde petrol fiyatlarını düşürme konusunda Suudi Arabistan stoklarını bile tüketmeyi göze almıştı. Suudi Arabistan’daki birtakım ekonomik problemlerin temel kaynaklarından biri bu. Suudiler de artık Rusya ile bir restleşme veya stoklarını kullanma gibi benzer bir şey yapmayacaklardır. Rusya ile bir enerji işbirliğini canlandırmaya çalışacaklardır. Alternatif olarak da ABD’nin Kaşıkçı’dan sonra yaptığı az da olsa sert açıklamalara karşı Rusya faktörünü de kullanmaya çalışacaklardır. Başta silah satışı olmak üzere. Sadece ABD değil, Almanya’sı, Fransa’sı, bunlar Suudi Arabistan’a en çok silah satan ülkeler arasında. Ruslar da bunu bir fırsat olarak görüp, silah pazarından pay almak istiyor olabilirler diye düşünüyorum.”

‘TÜRKİYE’Yİ KASIM AYINDAN İTİBAREN OLDUKÇA ZOR BİR SÜREÇ BEKLİYOR’

Atlıoğlu, Türkiye’yi Kasım ayında devreye girecek yeni İran yaptırımlarından dolayı oldukça zor bir sürecin beklediğini söyledi. Atlıoğlu, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizi henüz atlatmadığını belirtti, ABD ile ilişkilerin bozulmamasına bu yüzden özen gösterilmesi gerektiğini ekledi:

“Suudi Arabistan’ın Kaşıkçı cinayetinden sıkıştırılmasından kısa bir süre önce Türkiye’nin de rahip Brunson üzerinden Amerika ile yaşadığı sorunlara baktığımızda Türkiye’ye de Suudi Arabistan’dakine benzer bir sıkıştırma uyguladı Amerika. Doların yükselmesi, yaşanan ekonomik kriz Türkiye’yi de sıkıştırmaya başladı. Aslında Kasım ayının başı yani Amerikan yaptırımlarının başladığı döneme gelirken Suudi Arabistan sıkışmış durumda. Türkiye de ekonomik krizi geçici bir süre atlattı gibi gözükse de Amerika ile ilişkileri bozmaması gerekiyor. Muhammed Bin Selman’ın bir konferanstaki konuşmasında dikkat çekici bir şey vardı. Bu cinayetten dolayı Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerini bozdurmayın gibisinden bir laf etti. Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler Arap Bahar’ı başladığında yine iyiydi ama Sisi’nin yaptığı askeri darbeden sonra Müslüman Kardeşler’in devrilmesi bir anda Katar-Türkiye bloğu ve karşısında da Suudi Arabistan-Mısır bloğu ortaya çıktı. Bloklaşmanın tekrar aynı potada eritilmesi, bir birleşme sanki söz konusuymuş gibi. Çünkü Muhammed Bin Selman, Türkiye ile de iyi oluruz, Katar ile de iyi oluruz dedi. Oysa Katar’a 2017’den beri yaptığını bırakmamıştır. İran’a karşı olası bir operasyon konusunda veya en azından İran’ın bölgedeki alanını daraltma açısından Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve ABD’nin önderliğinde bir birliktelik de söz konusu olabilir. Bu Türkiye açısından çok da iyi olmaz. Türkiye’nin 2016’dan beri kurduğu Rusya, İran ekseninde bir ilişki var. Bunu tamamen kırma gibi bir risk söz konusu. Rusya’nın İran’a karşı yapılacak bir şeye tavrı ne olacak? Dolayısıyla Türkiye bunu da düşünmek zorunda. Kasım ayından itibaren Türkiye’yi oldukça zor bir süreç bekliyor. Diğer taraftan İran’ın, Suriye’yi karşısına alma gibi bir risk var. Ama öbür taraftan da Amerikan’ın ekonomik baskılarından dolayı da bir sıkışmışlık söz konusu.”

‘RİYAD, SURİYE’DE DESTEKLEDİĞİ GRUPLARIN LİDERLERİNİ KENDİ HİMAYESİNDEN ÇIKARTIYOR’

Suriye’deki savaşın bitmek üzere olduğunu söyleyen Atlıoğlu, Riyad’ın Suriye’de desteklediği gruplara desteğini kesmeye başladığına dikkat çekti. Atlıoğlu, Türkiye’nin de aynı şekilde Suriye defteri kapandıktan sonra Müslüman Kardeşler’e eskiden gösterdiği desteği azaltacağını savundu:

“Arap Bahar’ının başında böyle bir durum söz konusuydu. Türkiye’nin Ortadoğu, genel Arap Baharı’na bakışı veya Suriye politikasına baktığımızda Müslüman Kardeşler üzerinden bir politikaydı. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in iktidara çok kısa sürede gelmesi Türkiye’deki iktidarı cesaretlendirdi. Bir beklenti içerisine girildi. Acaba Mısır’dan sonra Suriye veya diğer ülkelerde de benzer iktidarlar söz konusu olabilir mi diye düşündüler. Bugünkü gelinen noktada Suudi Arabistan’ın İhvan’a karşı aldığı tavır Türkiye’nin de onların yanında olması bölgesel anlamda bir ayrılığı ortaya çıkartacağını pek zannetmiyorum. Çünkü Suriye’deki savaş bunu çok etkiliyordu. Suriye’deki savaş da neredeyse bitmek üzere. Bu saatten sonra Suudi Arabistan Suriye’deki desteklediği grupların liderlerini kendi himayesinden çıkartmaya başladı. Son bir yıldır Suudi Arabistan’daki bu olaylara karışmış birçok kişi Avrupa’ya kaçtı. Türkiye’deki Müslüman Kardeşler yapısına Türkiye’nin belli bir süre sonra eskiden verdiği desteği vermeyeceğini düşünüyorum. Suriye meselesi kapandıktan sonra Müslüman Kardeşler’in Türkiye’deki varlığı Türkiye için bir mesele haline de gelebilir. Özellikle Suudi Arabistan ve Amerika ile bir sorun teşkil ederse Müslüman Kardeşler’in de bir süre sonra Türkiye’den en azından tasfiye edilmese de eskiden verilen destekten mahrum kalacaklarını, ortada kalacaklarını söyleyebilirim. Bu Suriye savaşına katılmış bütün muhalefet için söz konusu. Savaş bitikten sonra bunlara olan ihtiyaçlar bitiyor. Dolayısıyla bunların ortada kalması ve destek bulacakları ülkelere gitmeleri gibi bir durum söz konusu olabilir. Muhalefetin üst tabakasındaki kişilerden bahsediyoruz.”

‘RİYAD’IN SURİYE’DEKİ KÜRT OLUŞUMUNA VERDİĞİ DESTEĞİ TÜRKİYE’NİN ENGELLEMESİ GEREK’

Atlıoğlu, ekonomik krizin Türkiye’nin çözmesi gereken öncelikli konu olduğunu belirtti. Atlıoğlu’na göre Erdoğan yönetimi, Riyad’ın Suriye’deki Kürt oluşumuna verdiği desteği engellemesi gerek:

“Türkiye’nin Müslüman Kardeşler konusunda ısrarcı olacağını zannetmiyorum. Çünkü 2011-12’deki konjonktür yok, çok değişti. Bu ekonomik kriz meselesi Türkiye’nin önceliği. Filistin konusunda da artık Türkiye’nin yerine rolü Mısır almış durumda. Mısır geçen seneden beri bir uzlaşma anlaşması yaptırdı mesela Kahire’de Hamas ile el-Fetih arasında. Dündü galiba Mısırlı yetkililer Gazze’deydi. Türkiye arka planda kaldı. 2012’de Filistin konusunda da çok öndeydi Türkiye. Türkiye 2016’dan beri zaten pragmatik bir politika izliyor. Bu bence çok da kötü bir şey değildir. Pragmatik politika izlemek zorunda. Türkiye’nin daha fazla maceraya katlanabilecek bir durumu söz konusu değil. Müslüman Kardeşler üzerinden iç politikada belki devamlılığı olabilir ama dış politika açısından ben çok bir değeri olduğunu düşünmüyorum. Suudi Arabistan ve Amerika ile ilişkilerin bozulmasını göze alarak Müslüman Kardeşler’in destekleneceğini düşünmüyorum. Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın Suriye’nin kuzeyindeki Kürt oluşumuna verdiği desteği engellemesi gerekiyor. Dolayısıyla Suudi Arabistan ile Müslüman Kardeşler konusunda ısrar ettiğiniz takdirde Suudi Arabistan da bu yolla karşı bir koz ortaya koyuyor. Aslında dengeleniyor. Türkiye açısından bir tehdit bu. Hiçbir şey yapmasalar Fırat’ın doğusundaki o yapılanmanın daha maddi açıdan güçlenmesini sağlayacaktır. Dışarıdan gelen paraya da kimse itiraz etmez. Türk hükümetinin buna da dikkat etmesi gerekiyor.”

Only Int’l Boycott Can Stop Israel’s Aggressive Actions – Turkish Analyst

Sputnik International/17.05.2018

Commenting on Israel’s recent missile strikes on Syria and escalating tensions in the Gaza Strip, Turkish political analyst Yasin Atlioglu told Sputnik that there is no legal justification for Tel Aviv’s steps.

Political scientist Yasin Atlioglu pointed out that when Israel launched a missile attack on Syria earlier this month, “the Islamic world did not react to this in any way,” something that he said boosted Tel Aviv’s drive and led to the current situation on the Israeli-Palestinian border.

“Israel, which is supported by the US, can go further in terms of its expansionist strategy in the region despite the fact that its actions have no legal justification,” Atlioglu underscored, warning of possible new casualties among Palestinians in the near future.

‘İsrail Şam’ı vurduğunda İslam dünyası sessizdi, cesaretlenen İsrail yarın tüm Filistin’i işgal edebilir’

Elif Sudagezer/ Sputnik 15.05.2018

‘YAŞANANLAR İSRAİL’İN PERVASIZ DIŞ POLİTİKASININ PARÇASI’

Peki ABD’nin, onlarca kişinin öldüğü ve binlercesinin yaralandığı şiddet olaylarını tetikleyen bu hamlesi ve İsrail’in gerçek mermiyle müdahale ettiği bu olaylar hangi gelişmeleri tetikler? Başta bölge ülkeleri olmak üzere uluslararası toplumdan, ABD ve İsrail’in yarattığı bu fiili duruma yönelik kayda değer bir tepki gelir mi? 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü uzmanı Dr. Yasin Atlıoğlu ve gazeteci Ali Ergin Demirhan, hem Gazze’de yaşananları tetikleyen süreci hem de sürecin olası gidişatını Sputnik’e yorumladı.

Sputnik’e konuşan 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü uzmanı Dr. Yasin Atlıoğlu, Filistin meselesinin ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasının, on yıllar boyunca yaşanan gelişmelerin bir yansıması olduğuna işaret etti. ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınmasının ardından İsrail eliyle gerçekleştirilen kanlı müdahalenin İsrail’in uzun süredir sürdürdüğü “pervasız” dışa politikalarıyla ilgili olduğuna işaret eden Atlıoğlu şöyle söyledi:

“Filistin meselesi Amerika’nın büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasından ibaret değil. (Filistin meselesi) 1948’den beri Ortadoğu’nun en müzminleşmiş sorunlarından birisi ve dolayısıyla bu sorun devamlılığa sahip. Kudüs’e elçiliğin taşınması ve akabinde çıkan olaylar gelinen son nokta. Bu şiddet olayları ve büyükelçiliğin taşınması, ABD’de Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla başlayan yeni süreçteki politikalarıyla doğrudan bağlantılı. Biliyorsunuz, geçen yıldan beri Suudi Arabistan ve ABD arasındaki yakınlaşmanın yanı sıra Suudi Arabistan’la İsrail’in birtakım temasları, İsrail’i ciddi manada cesaretlendirmiş durumda. Şu anda sadece Kudüs’teki bu mesele değil; İsrail’in Suriye’deki saldırısı ve Lübnan’a yönelik saldırı tehditlerini sürdürmesi, İsrail’in son derece pervasız bir tavır takındığına işaret ediyor.”

‘TEPKİLER CILIZ VE HERHANGİ BİR SONUÇ DOĞURMAKTAN UZAK’

İslam ülkelerinin İsrail’in tutumuna yönelik tutumunu son derece “cılız” olarak nitelendiren ve bu tepkilerin herhangi bir sonuç doğurmaktan uzak göründüğünün altını çizen Atlıoğlu “Son olayda da İslam ülkelerinin bir takım tepkileri oldu. Neticede, Kudüs meselesinin hassasiyeti dolayısıyla tüm İslam ülkeleri, tepki verme noktasında zorunluluk hissediyor. Ancak bu tepkilerin çok fazla bir sonuç doğurmasını beklememek gerekiyor. Türkiye, İsrail’le Filistin arasında yaşanan olaylar nedeniyle İslam İşbirliği Teşkilatı’nı acil toplantıya çağırdı. Arap Birliği de olağanüstü bir toplantı gerçekleştirecek. Ancak ben bunların hiçbirinden ciddi manada bir çözüm çıkmasını öngörmüyorum. Bunun temel nedeni de İslam dünyası içerisindeki dağınıklık. Suudi Arabistan’ın tepkisinin ne kadar cılız olduğu ortada ve bu işin bir tarafının da Amerika olması dolayısıyla daha sert bir tepki vermesini beklemek de mümkün değil. Dolayısıyla, bu olayın da bir kaç gün içerisinde yatışacağını öngörüyorum. Siyasi karar alıcılar düzeyinde çok büyük bir tepkiye sebep olacağını öngöremiyorum” diye konuştu.

İsrail’in bu hamlelerine karşı yapılması gerekenin somut yaptırımlara başvurmak olduğuna işaret eden Atlıoğlu “Ülkeler, dün Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yaptığı gibi diplomatik yaptırımlara başvurabilir ama İslam ülkelerinin bu noktada da birlikte hareket edebileceğini düşünmüyorum. Amerika’ya karşı iktisadi bir tedbir alınması da çok mümkün gözükmüyor. Filistin meselesini çok uzun zamandır kendi dış politikasına malzeme yapan ve İsrail’e karşı yalnızca söylem düzeyinde İsrail’e karşı duyan ve pratikte çok şey yapmayan ülkeler de söz konusu. Kısacası Filistinliler yalnız ve onların İslam dünyası içinde hiçbir destekleri yok. (İslam ülkelerinden gelen) tepkiler ya göstermelik ya da söylem düzeyinde. Ben bu süreçten çok fazla bir şey beklemiyorum” ifadelerini kullandı.

‘LÜBNAN VE TÜRKİYE’NİN BÜYÜKELÇİLİKLERİNİ DOĞU KUDÜS’E TAŞIMASI SÖZ KONUSU OLABİLİR’

1947’den beri yaşanan gelişmelerin hem Kudüs’ün statüsü hem de İsrail sınırlarının nerede başlayıp bittiğini son derece belirsiz kıldığına işaret eden Atlıoğlu “Uluslararası hukuk açısından baktığımızda Kudüs’ün hukuki statüsü son derece karmaşık. 1947’nin sonunda BM Genel Kurulu tarafından alınan karar, orada BM‘nin himayesinde özel yönetim kurulmasına hükmediyordu. Ancak önce Ürdün’ün Doğu Kudüs’ü işgali, sonra da 1967 itibariyle İsrail işgali söz konusu oldu. Dolayısıyla hem Kudüs’ün statüsü hem de İsrail sınırlarının nerede başlayıp bittiği son derece belirsiz bir hal aldı. İsrail toprakları nerede bitiyor, Filistin toprakları nerede başlıyor, bunları da tahlil etmek zor. Müslüman ülkelerin büyük bir kısmı İsrail’i 1967 öncesi sınırları kabul etmeye ikna etmeye çalışıyor ama o da zor görünüyor” dedi.

Atlıoğlu “Geçenlerde, İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısında alınan ‘Doğu Kudüs Filistin’in başkentidir’ kararı da çok sembolik düzeyde kalıyor. İsrail’in tamamen kontrolünde olan bir bölgede Filistin devletinin de olup olmadığı belli değil. Sınırlar ve devlet olma niteliğinde tam olarak taşıyıp taşımadığı belli değil. Bu belirsizlikler içerisinde yapılacak hiç bir eylemin çok da manası yok. Belki tedbir olarak bazı ülkelerin büyükelçiliklerini Doğu Kudüs’e taşıması gibi adımların atılması da ihtimal dahilinde. Lübnan ve Türkiye başta olmak üzere bazı ülkelerde bu gündeme gelmişti. Ancak ben bunun da başlı başına bir çözüm olacağını düşünmüyorum. Her şeyden önce sınırların netleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kudüs nasıl paylaşılacak, yarı yarıya mı paylaşılacak. Bunların için de İsrail’le masaya oturulması şart” ifadelerini kullandı.

‘İSRAİL ŞAM’I VURDUĞUNDA İSLAM DÜNYASI SESSİZDİ, İSRAİL BUNDAN CESARET ALIYOR’

İsrail’in masaya oturarak çözüm arayışına girmek yerine bölgedeki istikrarsızlıktan da faydalanarak pervasız bir dış politika yürüttüğünü söyleyen Atlıoğlu “Örneğin geçenlerde İslam dünyası için önemli bir yer olan Şam’ı da vurmuştu. Şam’a birçok füze attı. Buna İslam dünyasından hiçbir tepki gelmedi. Bugün bunu yapan israil, yarın Kudüs için alınan bu kararı da hukuki olarak bir temeli olmamasına rağmen Amerika’dan aldığı destekle bir oldubittiye getirerek normalleştirebilir. Keza Golan Tepeleri’ndeki durum da aynı. 40 yıldan fazladır İsrail işgali altında. Şimdi gelinen noktada, İsrail, Golan Tepeleri’ne İran işgali ihtimalini bahane ederek, Şam’a saldırdı. Bunun uluslararası hukukla açıklanabilir hiçbir tarafı yok. Dolayısıyla bu karmaşa içerisinde Kudüs konusunun arada kaynayacağını, oldubittiyle sonuçlandırılacağını düşünüyorum. Bir süre bu durum da normalleşecek, herkes razı olacak ve maalesef ölen de öldüğüyle kalacak” dedi ve şöyle devam etti:

“İsrail’in zaten geleneksel politikası yayılmacılık üzerine. Sürekli genişleyen bir İsrail görüyorsunuz. Bölgedeki bu istikrarsızlık ve tepkisizlik, İsrail’in ordu ve hükümet içerisindeki şahin kanadını bu tavrını sürdürmeye teşvik ediyor. Şam’ı bombalamasına yönelik bir tepkinin verilmemesi ve Kudüs kararına yönelik muhtemelen ciddi bir tepkiyle karşılaşmayacak olması… Bunların hepsi, İsrail’i daha yayılmacı bir politikaya teşvik edebilir. Bir süre Filistin’in geri kalan toprakları da bir süre sonra İsrail’in kontrolü altına girebilir. Tabii oradaki Filistinli nüfusa da ne olacağını bilmiyoruz, böyle bir süreç bir çok kişinin ölümüne sebep olabilir.”

‘Lübnan seçiminde Hizbullah güçlenirse İsrail’in saldırı riski artar’

Ceyda Karan/ Sputnik 04.05.2018

Dr. Yasin Atlıoğlu’na göre, Lübnan’da dokuz senedir seçimlerin yapılamamasında Suriye krizi etkili oldu. Yeni seçim yasasının partiler için belirsizlikler getirdiğini anlatan Atlıoğlu’na göre Hizbullah güçlenirse İsrail’in saldırı riski artar. Atlıoğlu, Türkiye-Lübnan ilişkilerinde kısmi yumuşama olsa bile tam bir düzelme olmadığını belirtti.

Lübnan halkı 2009 yılında bu yana ilk kez sandık başına gitti. Mezhep ayrımlarına dayalı idari yapı eşliğinde siyasete güvensizlik ve ‘devletin işlevsiz’ bulunduğu Lübnan’da 15 seçim bölgesinde yaklaşık 3.6 milyon seçmenin katılım oranı da sonuçlar da merakla bekleniyor. Suriye’deki savaş hali ülkede siyasi ve ekonomik tabloyu derinden etkilemişken, geçen sene yapılan seçim yasası değişikliğinin nelere yol açacağı da merak konusu.

Lübnan seçimlerini Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi Dr. Yasin Atlıoğlu ile konuştuk.

‘SEÇİMLERİN NEDEN YAPILAMADIĞINI ANLAMAK MÜMKÜN’

Yasin Atlıoğlu, siyasi ve ekonomik olarak çok kırılgan bir ülke olan Lübnan’ın Suriye savaşıyla birlikte ekonomisinin daha kötüye gittiğini, iç siyasette uzlaşmanın bozulduğunu belirterken, bu tabloya bakıldığında seçimlerin uzun süredir yapılamamasın da anlaşılabileceği görüşünde:

“Lübnan’da en son 2009’da parlamento seçimleri gerçekleşmişti. Lübnanlılar, seçimlerin yapılması gereken tarihten yaklaşık beş yıl sonra tekrar sandığa gidiyor. Bunun Lübnan’ın siyasi yapısıyla da doğrudan bağlantılı olduğunu söylemek mümkün. Lübnan siyasi ve ekonomik olarak oldukça kırılgan bir ülke. Mezhebe dayalı bir sistemleri var. Sistemin işleyebilmesi için iki şartın yerine gelmesi gerekiyor; bir taraftan iç siyasette bir uzlaşma gerekiyor, diğer taraftan da Lübnan’ın çevresindeki bölgelerin mümkün olduğunca istikrarlı, en azından çatışma içinde olmaması… Ne yazık ki 2011’den sonra bu iki şartın da pek yerine gelmediğini, iç politikada uzlaşma olmadığını, özellikle Suriye iç savaşı ile çevre bölgelerinde ciddi bir istikrarsızlık içinde olduğunu görüyoruz. Tabii bu Lübnan’ı hem siyasi olarak hem de iktisadi olarak çok kötü etkiledi.”

‘ZAYIF BİR DEVLET YAPISI, YOLSUZLUKLAR, ADAM KAYIRMACILIK…’

Lübnan’ın ekonomisinin bankacılık ve ticaretin ötesinde sıcak para girişine de dayandığını belirten Atlıoğlu, iç siyasette zayıf devlet yapısı, yolsuzluk, adam kayırmacılığın hakim olduğunu anımsattı. Atlıoğlu Suriye kriziyle birlikte güvenliğin de önemli bir sorun haline geldiğini belirtti:

“Ekonomik yapısını biraz tarif etmek gerekirse; serbest piyasa ekonomisine dayalı bir yapısı var, sıcak para girişine dayalı, bankacılık, ticaret sektörlerine dayalı bir ekonomisi var. Bu kriz döneminde petrol fiyatlarının düşmesi, Suriye iç savaşının etkisi ekonominin gittikçe kötüye gitmesine yol açtı. Günümüzde 80 milyar doların üzerinde bir kamu borcunun olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Aynı zamanda siyasetin içine de baktığımızda zayıf bir devlet yapısı, yolsuzluklar, adam kayırmacılık, üstüne üstlük devletin bazı temel ihtiyaçları yerine getirememesi gibi —son dönemde özellikle elektrik, çöp toplama gibi- sorunlar var, sadece siyasetin içerisinde değil halk arasında da ciddi rahatsızlıklara yol açıyor. Yine buna ek olarak güvenlik sorunlarından bahsedebiliriz bu süreç içerisinde. Zayıf bir ordu ve buna karşılık Hizbullah gibi devlet dışı bir aktörün Lübnan’ın aslında dışarıya karşı güvenliğinin sağlanmasında hatta dışarda da askeri operasyon yapabilen bir yapıda olması söz konusu. Şimdi bu tabloyu gördüğümüz zaman seçimlerin neden yapılamadığını çok rahat bir biçimde anlayabiliyoruz.”

‘SEÇİMLER HARİRİ’NİN İSTİFA SKANDALI SONRASI HEYECAN YARATTI’

Atlıoğlu geçen kasımda Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin Suudi Arabistan’da ‘alıkonulması’ ve daha sonra ortaya çıkan skandalla geri altığı ‘istifasının’ ardından seçimlerin heyecan yarattığını kaydederken, parti ve ittifaklar arasında yeni sorunlar yaşandığını anlattı:

“Seçim sürecine giden özellikle geçen kasım ayında yaşanan istifa krizinden sonraki sürece bakarsak, bu sürecin şekillenmesinde seçimlerin bu kadar uzun bir süre sonra yapılacak olması ciddi bir heyecan yarattı. Aynı zamanda geçen sene haziran ayında kabul edilen yeni bir seçim yasası var. Bu yasanın getirdikleri aslında Lübnan siyasetindeki pozisyonları da yeniden şekillendirdi. Yani 2005’ten sonraki 14 Mart, 8 Mart ayrımı yani Batı yanlısı, Batı karşıtı veya Suriye yanlısı Suriye karşıtı ayrımının da bu son 6 ayda biraz muğlaklaştığını söyleyebilirim. Yasanın etkisi olduğunu düşünüyorum bu ayrımda. Bütün partileri biraz belirsizlikle karşı karşıya bıraktı ve bir pozisyon belirlemeye zorladı. Mesela bu Suudi Arabistan’dan döndükten sonra Saad Hariri’nin Suudi Arabistan’dayken kendisini arkadan hançerlemekle itham ettiği Eşref Rifi gibi rakipleri —ki Hariri’nin eski müttefikiydi- ve Samir Caca’yla yaşadığı sorunlar ortaya çıktı. Diğer taraftan ilginçtir, 8 Martçılar içerisinde özellikle Cebran Basil’in Emel’le yaşadığı sorunları göz önünde bulundurursak aslında 14 Mart, 8 Mart ayrımının da biraz muğlaklaştığını hatta bu seçime hazırlanırken oluşturulan listelerin de doğrudan etkilendiğini söylemek mümkün. Hiç kimse kendi istediği listeyi çıkartamadı.”

‘YENİ SEÇİM YASASI BAZI BELİRSİZLER YARATIYOR’

Lübnan’da geçen haziranda kabul edilen yeni seçim yasasının çoğunluk sistemi yerine nispi temsil sistemini getirdiği söyleyen Atlıoğlu’na göre seçim bölgelerinin sayısının indirilmesi ve tercihli oy sisteminin getirilmesi bazı belirsizlikleri de beraberinde getiriyor:

“Lübnan’da yeni seçim yasasının çıkması da çok uzun bir sürede oldu, üstünde çok tartıştılar. Geçtiğimiz sene 16 Haziran’da kabul edip, parlamentodan geçirdiler. Her şeyden önce bu yeni seçim yasası daha önce uygulanan çoğunluk sisteminin yerine nispi temsil sistemini getiriyor. Dolayısıyla burada çok ince bir ayrıntı var. Çok teknik ve karmaşık bir konu ama basit bir şekilde anlatırsam; seçmenler bu seçimde sandık başına gittiklerinde bir liste seçmek zorundalar. Daha önce de bu böyleydi fakat tercihli oy denilen bir sistem getirildi. Artık bir liste içerisinden sadece bir adayı seçebiliyorlar. Yani birden fazla aday seçme şansları yok. Bunun en ciddi ve aslında belirsizlik yaratan sonucu şu; artık bir seçim listesinde yer alan mesela Sünni bir aday hem diğer listelerdeki Sünni adayla rekabet etmek zorunda hem de kendi listesindeki adayla rekabet etmek zorunda. Tabii Lübnan’ın seçim sistemi bu kadar basit değil bir de buna Taif Antlaşması’na dayalı olan mezhep kotalarını eklemek lazım. Bu yeni seçim kanunuyla 26 olan seçim bölgesi 15’e indirildi. 15 seçim bölgesinde mezheplere göre bir dağılım var. Dolayısıyla bunu da koyduğumuz zaman çok sürpriz sonuçlar ortaya çıkabilir. Yani en az oyu alan bir partinin veya bir seçim listesinin adayının bile meclise girme şansı olabiliyor, yani bu nispi temsil sistemiyle mezhep kotalarını yan yana getirdiğinizde böyle ilginç şeyler ortaya çıkabiliyor, bu da belirsizlik yaratıyor. Bu noktada tabii rekabetlerin yoğunlaşacağı bazı bölgeler bekleniliyor bu 15 seçim bölgesi içerisinde, özellikle Beyrut’un içerisindeki ‘Beyrut 2′ bölgesinde 9 liste 83 tane aday var ve büyük partiler dışında da özellikle işte sürpriz yapması beklenen sivil toplum aktivistleri, yani bağımsız listelerden girenler var. Onların meclise girme ihtimali de var tabii bu durum, büyük partilerin veya blokların milletvekili koltuğunu azaltabilir. İkincisi, tabii Saad Hariri’nin bu seçimlerden nasıl çıkacağı çok önemli.”

‘SUUDİLERİN, LÜBNAN’A YENİ BİR MÜDAHALE ŞEKLİ ORTAYA ÇIKTI’

Atlıoğlu, geçen kasımda Hariri’nin Suudi Arabistan’a gidip, orada istifa ettirilmesi sürecinde yaşananların ise Riyad’ın Lübnan’a yeni bir müdahale şeklini ortaya çıkarttığı görüşünde:

“İstifa krizi sırasında cidden böyle bir milli hava yakalanmıştı. Hariri milli miydi konusu tartışılabilir bir konu ama en azından ülkesinde başbakana sahip çıkma şeklinde bir eğilim oldu. Yani farklı gruplardan destek geldi. Fakat seçim sürecinde bu yerini yavaş yavaş gerilimlere bıraktı. Özellikle, yanlış hatırlamıyorsam şubat ayı sonunda Suudi Arabistan’ın Lübnan’a yeni bir müdahale şekli de ortaya çıktı, işte büyükelçisini değiştirdi, heyetler gönderildi ve daha sonra Hariri tekrar Suudi Arabistan’a gitti. Tabii bu bir kırılma noktası, Hariri niye gitti derseniz çok şey söyleyebiliriz. Özellikle Lübnan’ın bu ekonomik sorunları, geçen sene aralık ayında planlanan bu uluslararası Lübnan konferansı —Paris’te, Roma’da yapılanlar- ve bir taraftan dışardan kredi ve yardım beklentileri var diyebiliriz ki Suudi Arabistan olmadan bunun olması zor gibi gözüküyor. Dolayısıyla Hariri gitmek zorundaydı. Bundan sonraki süreçte tabii Suudi Arabistan’ın etkisi de belirginleşmeye başladı, işte o ‘selfie diplomasisi’ dediğimiz şeyler, Paris’te çekilen fotoğraflar, bunların yayımlanması… Hariri’nin seçim propagandası da çok enteresan bir hale geldi, sadece Suudi Veliaht Prensi değil neredeyse seçim çalışmaları sırasında herkesle selfie çektirmeye başladı. Böyle ilginç bir durum da söz konusu.”

‘SÜNNİ SEÇİM BÖLGELERİNDE CİDDİ REKABET VAR VE DİĞER YERLERDE İLGİNÇ İTTİFAKLAR OLUŞTU’

Atlıoğlu, ‘Beyrut 2′ ve Minniyeh-Denniyeh seçim bölgelerinde Sünni adaylar arasında ciddi bir rekabet olduğunu belirtti ve diğer seçim bölgelerinde de ilginç ittifakların oluştuğunu söyledi:

“Seçim sonuçlarında belirleyici olacak ‘Beyrut 2′ adlı bölge ve özellikle de kuzeyde Trablus Minniyeh-Denniyeh diye 11 milletvekilinin çıktığı bir seçim bölgesi var, burada ciddi bir rekabet bekleniliyor. Yani yedi tane Sünni koltuğun olduğu bu bölge içerisinde çok fazla rakip var. Bunların başında tabii Eşref Rifi geliyor. Eşref Rifi hem Beyrut 2. Bölgede hem Trablus’ta Müstakbel’in en büyük rakibi. Eşref Rifi son iki yıldır aslında Hariri’den ayrılıp böyle Suudi Arabistan’ın desteğini de alarak ülkedeki Sünnilerin lideri olmaya çalışıyor. Daha önceki belediye seçimlerinde de ciddi bir başarı sağladı Trablus’ta. Dolayısıyla Rifi’nin seçimden ne kadar koltuk alacağı —Sünni koltuk- önem kazanıyor. Tabii Trablus o kadar karmaşık ki, işte yine Faysal Karami gibi Ömer Karami’nin oğlu, onun listesi var, eski Başbakan Necib Mikati’nin listesi var. Dolayısıyla bu Sünni adaylar nasıl paylaşılacak? Bunu kimse bilmiyor. Diğer seçim bölgelerine bir göz atarsak, yine 10’dan fazla milletvekili çıkartan seçim bölgelerine bakarsak çok ilginç ittifaklar var. Mesela Aley-Şuf bölgesinde Müstakbel Partisi, Canpolat’ın partisi ve Lübnan Kuvvetleri birlikte hareket ediyor. Bunun karşısında Özgür Yurtseverler Birliği var. Burada yine seçmenin davranışının ne olacağı, bu koltukların nasıl paylaşılacağı çok önem kazanıyor.”

‘KÜÇÜK İTTİFAKLAR HİZBULLAH’TAN KOLTUK ALABİLİR Mİ SORUSU GÜNDEMDE’

Atlıoğlu, Hizbullah denilince sadece güneyden bahsedilmediğini ancak güçlü olduğu güney bölgelerde kurulan küçük ittifakların Hizbullah’tan koltuk alabileceği ihtimalinin konuşulduğunu dile getirdi:

“Hizbullah deyince sadece güneyden bahsetmiyoruz ama bu yeni seçim sistemiyle güçlü olduğu bölgelerden acaba oy kaybeder mi diye bir soru geliyor akıllara. Lübnanlı kaynaklarda farklı olasılıklar konuşuluyor. Belki şu olabilir; Hizbullah’ın güçlü olduğu bazı güneydeki yerlerde —Nebatiye gibi- Hizbullah-Emel ittifakının karşısına çıkan mesela Samir Caca’nın Lübnan Kuvvetleri ile bazı Şii muhaliflerin listeleri var. Yine Komünist Partisi’nin Şiilerle kurduğu bir ittifak söz konusu. Bu küçük ittifakların acaba Hizbullah’tan koltuk alabilir mi sorusu akıllara geliyor. Hizbullah sandalye kaybetmesi durumunda bunu diğer bölgelerden telafi etmeye çalışacak.”

‘ADAYLARIN BÜYÜK KISMI TANINMIŞ AİLELERDEN’

Seçimlerdeki aday listelerine bakıldığında tanınmış ailelerin isimlerinin görülebildiğini söyleyen Atlıoğlu, mezhep faktörünün seçmen davranışlarına etkisini tespit etmenin zorluğuna dikkati çekti:

“Seçim meselesi oldukça karışık. Biraz adaylardan da bahsedeyim. Aday listesine baktığımızda 77 tane liste var ve sanırım 800’e yakın aday var. Adayların büyük bir kısmına baktığımızda Lübnan’daki tanınmış aile isimlerini görebiliyorsunuz. Yani çoğu zaman listeler baba-oğul vesaire şeklinde değiştiriliyor. Mesela Velid Canbolat artık İlerici Sosyalist Partisi’nden emekli oldu ve yerine oğlu Teymur’u hazırladı. İşte büyük partiler tarafından Nadim Cemayel gibi —Beşir Cemayel’in oğlu- gibi daha genç figürler de sahaya sürülmüş durumda. Tabii ki akrabalık bağları çok enteresan bir şekilde etkili. Cumhurbaşkanı Aoun’un iki damadı birden seçimlerde yarışacak, Cebran Basil başta olmak üzere, Samir Caca’nın karısı yarışacak. Tabii bu Lübnan’daki klasik tabloyu çok değiştirmiyor. Yani acaba seçmen davranışları mezhebe dayalı mı ortaya çıkacak, bunu tespit etmek biraz zor gibi gözüküyor. İkinci soru işareti ise, bu yeni seçim sisteminin etkileri ne olacak ve bu son dönemde yaşanan iktisadi problemler veya devlet içindeki yolsuzluklar gibi sorunlar özellikle büyük kentlerdeki orta sınıf içerisinde nasıl bir seçim eğilimi ortaya çıkaracak, göreceğiz.”

‘SURİYELİLER ÇATIŞMA KAYNAĞI OLABİLİR Mİ KAYGISI VAR’

Suriyeli göçmenlerin seçmen davranışlarında muhakkak etkisinin olacağını düşünen Atlıoğlu, Lübnanlıların daha önceki iç savaşın nedeni olarak Filistinli göçmenleri görmelerinden dolayı şimdi de Suriyeli göçmenlerin bir çatışma kaynağı olabileceği yönünde kaygıların mevcut olduğunu söyledi:

“Seçmen davranışlarında Suriyeli göçmenler konusunun muhakkak etkisi olur. Zaten siyasilerin hepsine baktığımızda Suriyeliler konusunda, Suriyelilerin kalması gerektiğini savunan yok. Herkes bir şekilde Suriyelilerin Lübnan’dan ayrılması gerektiğini savunuyor. Fakat aralarında üslup farkı var, bazıları bunu çok sert bir biçimde dile getiriyor, bazıları biraz daha yumuşak bir biçimde. Tabii Suriyelilerin gelişinin yarattığı iktisadi sorunlar var. Küçük bir ülke olduğu için mesela ev kiralarının artması, gıda fiyatlarının artması gibi sorunları da beraberinde getiriyor. Bununla birlikte Lübnanlıların psikolojisini de biraz anlamak lazım. Lübnan-Suriye ilişkileri büyük ölçüde o iç savaştaki işgal harekatıyla da doğrudan bağlantılı. Yani doğrusunu söylemek gerekirse Lübnanlılar Suriyelileri görmekten çok da hoşlanmıyorlar. Özellikle Hristiyan kesimde şu algı da var; yani 1970’lerde gelen Filistinlileri —özellikle de Maruni kesim- aslında iç savaşın çıkmasının önemli nedenlerinden biri olarak görüyorlar. Bundan dolayı Suriyeliler de acaba bir çatışmanın kaynağı olabilir mi diye bir kaygı da var. Bu kısmen anlayışla da karşılanabilir tabii ki.”

‘HİZBULLAH’IN GÜÇLENİP, MÜSTAKBEL’İN GÜÇ KAYBETTİĞİ BİR DURUMDA İSRAİL SALDIRISI RİSKİ ARTAR’

İsrail saldırısının olup olmama ihtimalinin seçim sonuçlarıyla bağlantılı olduğunu söyleyen Atlıoğlu’na göre Müstakbel’in güç kaybedip, Hizbullah’ın güç kazandığı bir durumda dış baskıların artmasıyla birlikte İsrail saldırısının daha beklenebilir hale geleceği öngörülebilir:

“İsrail saldırının yarattığı kaygı sürekli var. Ama bence bu saldırının olma ya da olmama durumu yine seçim sonuçlarıyla bağlantılı, yani bunu seçim sonuçları belirleyecek. Seçim sonuçlarını da şu anda tahmin etmek çok güç ama belki iki senaryoyla açıklayabilirim basit bir şekilde. Birinci senaryo —çok konuşulan bir şey- Hizbullah’ın seçimden kazançlı çıkması. Burada milletvekili koltuğu olarak düşünmemek lazım, belki 1-2 koltuk fazla alarak Hizbullah bloğunda bir artış olabilir parlamentoda ama Müstakbel’in uğrayacağı bir mağlubiyet bu durumu yaratır. Onu da söylediğim gibi Eşref Rifi’nin Sünni koltukları alması ve çok farklı gruplardan oluşan bu sivil toplum hareketleri, özellikle büyük kentlerde ki bunun içinde Maruniler, Sünniler de var, mesela Beyrut 1. Bölgesinde ünlü bir aday var bağımsızlardan, Paulette Yakub-yan diye —Suudi Arabistan’dayken meşhur bir röportaj yapan kadın- Ermeni Ortodoks, mesela işte böyle ünlü figürler de var ve bunlar daha çok orta sınıfı temsil ediyor, avukat, mühendisler arasından çıkıyorlar. Ayrıca mezhepsel kimliklerini biraz arkada bırakmış insanlar. Bunların da parlamentoya girmesi durumunda Müstakbel’in zayıflaması söz konusu olacak. Yani Hizbullah’ın biraz güçlendiği, Müstakbel’in zayıfladığı bir durumda muhtemelen seçim sonrası iç politikada yeni krizler bekleyebiliriz, özellikle kurulacak hükümette Hizbullah’ın ağırlığının artması ve tabii ki dışardan da muhtemelen yine Suudi Arabistan ve ABD başta olmak üzere siyasi ve iktisadi baskı, arkasından da bahsettiğimiz İsrail’in bu yaz içerisinde bir askeri saldırısını bekleyebiliriz. Tabii her zaman bekleniliyor ama bu seçim senaryosuyla bu ihtimal yükselebilir.”

‘DİĞER SENARYOLARDA DA HİZBULLAH ÜZERİNDEKİ BASKI ARTAR’

Atlıoğlu, seçimlerde Hizbullah’ın küçük kayıplar vererek mevcut statükonun korunması durumunda bile İsrail saldırısı ihtimalinin tamamen ortadan kalkmayacağını ve Hizbullah üzerindeki baskıların artacağı yorumunu yaptı:

“Eğer çok fazla şey değişmezse yani Müstakbel daha önceki koltuk sayısını aşağı yukarı korursa ve Hizbullah küçük kayıplarla seçimleri geçerse muhtemelen mevcut statükonun devam etmesi söz konusu olabilir. Yani Hariri’nin Başbakan olması, dışardan Suudi-ABD ve Fransız desteği, Devlet Başkanı Aoun ile dengeli bir yapı. Ama bu durumda bile İsrail saldırısı ihtimalini tamamen ortadan kaldıramayız. Belirsizlik olabilir ama her an bir İsrail saldırısı olabilir. Yine belki İsrail saldırısı olmasa bile Hizbullah’ın biraz zayıflaması muhtemelen Hizbullah’ın üzerindeki silahsızlandırma baskısının daha fazla artması gibi bir sonuç ortaya çıkarır diye düşünüyorum. Yani bu iki senaryo üzerinden çıkacak olası sonuçlar bunlardır diye düşünüyorum ki başka senaryolar da üretilebilir, seçim sistemi ve kurulan ittifaklar oldukça karmaşık dolayısıyla seçmen davranışlarını şu an tahmin etmek kolay değil. Seçim günü göreceğiz, bu iki senaryo veya bunun dışında bir şey ortaya çıkabilir.”

‘SURİYE KRİZİNDEKİ TAVIR TÜRKİYE’NİN İLİŞKİLERİNİ OLUMSUZ ETKİLEDİ’

Atlıoğlu, Suriye krizinde Türkiye’nin aldığı tavrın Lübnan ile ilişkileri olumsuz etkilediğini anımsatırken, hala tam düzelme sağlanamadığı ve Türkiye’nin daha ziyade elektrik ve çöp işlerinde özel şirketleriyle anıldığına dikkat çekti:

“Türkiye ile Lübnan ilişkilerinde kısmen bir yumuşama olabilir ama 2011’deki özellikle Suriye krizinde Türkiye’nin aldığı tavır Lübnan için hem de birçok durumu olumsuz etkiledi ve dolayısıyla Türkiye’ye bakışı da, başta Şiiler olmak üzere değiştirdi. Hatta tabii Hizbullah’ı sadece Şiilere yönelik bir örgüt olarak görmemek lazım, içinde Maruniler veya diğer dinsel gruplardan da Hizbullah’a destek verenler var, tabii bunlarla da ilişkilerimiz eskisi gibi değil. 2011 öncesi ben de birçok kez Beyrut’a gittim, Türkiye’den geldiğinizi söylediğinizde size gösterilen o sıcaklığı 2011 sonrası hissetmek mümkün değil. Ama Türkiye yine kısmi olarak özellikle bu siyasi konulara çok fazla girmeden Lübnan’ın iktisadi sorunları konusunda birtakım girişimlerde bulunabilir. Zaten geçtiğimiz 6 ayda bu uluslararası toplantılara Türkiye’nin de katılımı oldu. Özellikle bu elektrik meselesinde Türkiye’nin gönderdiği santraller var, onlar aracılığıyla sağlanıyor ama işte onlara tepki olabiliyor. Mesela geçenlerde Velid Canbolat çıktı, hükümeti elektrik sorununu çözmek için yurtdışından getirilen santrallerin yeterli olmadığı ve böyle bir elektrik politikasının yanlış olduğu yönünde eleştirdi. Hatta yeni gördüm, bu çöp konusunda da bir Türk şirketi gündemdeymiş.”

‘LÜBNAN’DA DEVLET OLSA BU SORUNLAR OLMAZ’

Yasin Atlıoğlu son olarak Lübnan’da devlet örgütlenmesinin yetersizliğine dikkat çekip, bazı sorunların bu sebepten kaynakladığını söyledi:

“Yani Lübnan’da devlet yok, mesele o. Devlet olsa bu sorunlar olmaz. Özel sektöre de verebilirsiniz sorun değil ama bütün her şeyi özel sektörle yaptırmak ve onu da becerememek meselesi özellikle orta sınıf, gençler arasında ciddi bir problem kaynağı. Bir de şunu da unutmamak lazım, bağımsızlar arasında çok kadın aday var. Yani kimliksel, mezhepsel tercihler değil de cinsiyet tercihi etkili olur mu diye düşünüyorum. Çünkü Lübnan’ın temel sorunlarından biri medeni kanununun olmaması mesela. Farklı mezheplerden insanlar evlenemiyor. Bu da bir vatandaşlık meselesiyle doğrudan bağlantılı. Tabii uzun bir konu, bunların da seçimlerde etkili olma ihtimali var diyebiliriz.”

‘Lübnan’da Gerginlik Politikası Tercih Edilir’

Hediye Levent/ VOA 31.01.2018

Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu da “Jibran Bassil’in Lübnan’daki siyasetçilere göre tecrübesiz ve fazla heyecanlı bir siyasetçi olduğunu” belirterek, “Bassil, Berri’ye göre Lübnan siyasetinde yeni, Berri ise iç savaştan beri en önemli liderlerden biri. Bu nedenle sözleri saygısızlık olarak algılandı, Hizbullah Bassil’in söylemine dikkat etmesi gerektiğini söyledi ve kınadı. Berri karşıtı siyasetçiler bile Bassil’i kınadı. Öte yandan Bassil, Mişel Aon’un damadı. Dolayısıyla yaptığı her şey onunla ilişkilendiriliyor. Hatta yapılan yorumlarda gerilimi iç savaş dönemindeki EMEL-Aon rekabetine kadar götürenler var” dedi.

Lübnan iç siyasetindeki hassas dengelerin önemine dikkat çeken Atlıoğlu, “Mişel Aon’un Saad Hariri’yle ittifak ve dış destekle daha etkin bir aktör olmaya çalışacağı öngörülebilir. Fakat bunu yaparken Aon tecrübesiyle hareket ederken damadı böyle değil, tecrübesiz ve belki de Aon’un gelecekteki varisi olarak kendini görüyor, heyecanlı açıklamalar yapabiliyor. Ben krizin Bassil’in tecrübesizliğinden kaynaklandığını düşünüyorum, Berri de bunu sokakta bir güç gösterisi için fırsat olarak gördü” diye konuştu.

EMEL yanlılarının sokak gösterileri olsa da FPM’nin buna karşılık vermeyeceğini savunan Atlıoğlu, “FPM’nin gençlik örgütleri büyük ölçüde üniversite öğrencilerinden oluşurken EMEL taraftarlarının daha militan olduğunu ve bu nedenle bir sokak çatışmasına izin verilmeyeceğini” tahmin ettiğini söyledi.

Lübnan’da halihazırda Hizbullah’ın silahsızlandırılması için dış baskılar, İsrail saldırısı söylentilerinin yarattığı hava ve Suriyeli mülteciler gibi başlıklar nedeniyle gerginlik olduğunu hatırlatan Atlıoğlu, “Berri kamuoyu önünde açık bir özür talep ediyor, bildiğim kadarıyla şu ana kadar özür gelmedi. Ama gerilim daha da artarsa Cumhurbaşkanı Mişel Aon, damadı Jibran Bassil’i özür dilemeye ikna edebilir” dedi.

‘Türkiye olası Nusra-ABD iş birliğine karşı tedbir almalı’

E. Sudagezen, H. Hayatsever / Sputnik 20.11.2017

‘SÜREÇ, ABD’NİN İRAN KARŞITI YENİ POLİTİKASININ SONUÇLARI’

Sputnik’e konuşan bir diğer isimse 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü uzmanı Dr. Yasin Atlıoğlu oldu. ABD ve Türkiye’nin Suriye konusundaki derin ayrılıklarının (eski ABD Başkanı Barack) Obama döneminde başladığına ve bu ayrılığın PYD’nin ABD’nin Suriye politikasının merkezine oturmasıyla arttığına işaret eden Atlıoğlu “Belli bir süre ABD ve Türkiye arasındaki pazarlıklar sürse de; Rusya ve Türkiye’nin ilişkilerinin uçak krizinin ardından düzelmeye başlaması, 15 Temmuz darbe girişiminin gerçekleşmesi ve darbenin ardında ABD’nin olduğu yönündeki iddialar, ABD ve Türkiye’nin ilişkilerini restleşmekten ibaret kıldı. Bu arada, Cerablus süreciyle birlikte Türkiye ve Rusya arasındaki yakınlaşma arttı. ABD’nin PYD’ye verdiği destek karşısında Türkiye, Rusya ve İran gibi bölgeler aktörlerle bir arada hareket etmeye başladı” dedi.

Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna oturuşuyla ABD’nin İran’ı köşeye sıkıştırma odaklı bir Ortadoğu politikası uygulamaya başladığına işaret eden Atlıoğlu “ABD, Suudi Arabistan ve İsrail gibi İran karşıtı ülkelerle bir cephe oluşturma çabasına girdi. Bu girişimin Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki politikalarıyla çeliştiğini gördük — ki ABD’nin bu politikasının bir uzantısı olarak değerlendirilebilecek olan Barzani’nin bağımsızlık referandumu girişimi de bölgesel bir iş birliğiyle engellendi. ABD’nin yeni İran politikasında Suriyeli Kürtlerin de ne kadar büyük önem arz ettiği ortada” ifadelerini kullandı.

‘PYD’Yİ GÜÇLENDİRME VE MEŞRULAŞTIRMA ARACI OLARAK IŞİD’

Hem IŞİD hem de PYD’nin bölgesel ve küresel güçler tarafından önemli bağlantılar içerisinde olduğuna işaret eden Atlıoğlu “IŞİD’in nasıl kurulduğu ve güçlendiğini tam olarak bilemesek de muhtemelen bölgesel ve küresel güçlerin büyük bir çoğunluğu IŞİD’le bir şekilde bağlantı kurmuş olabilir. ABD’nin Suriye politikası kapsamında Kürtlerin kazanımları ve bu kazanımların meşruiyetinde IŞİD’in önemli bir rolü var. Türkiye’yi endişelendiren IŞİD’le çatışma içine girmiş olması üzerinden ABD ve Batı’da meşruluk kazanan bir Kürtlerin varlığı” ifadelerini kullandı.

ABD’nin PYD’yi sistematik olarak PKK’dan bağımsız bir örgüt gibi ele alma çabası içerisinde olduğuna işaret eden Atlıoğlu “ABD’nin Irak işgalini takiben PKK’nın Suriye kolu olarak kurulan ve bu yüzden de PKK’yla doğrudan bağlantılı bir örgütten söz ediyoruz. ABD, bu örgütü PKK dışında ayrı bir örgütmüş gibi ele almaya çabalıyor. Suriye’deki bu örgüt, Irak’ta Barzani’nin tuttuğu yola benzer bir şekilde özerklik veya tam bağımsızlık arzusu içinde olabilir. Bu da Suriye’nin bölünmesini isteyen İsrail ve belki de Suudi Arabistan tarafından desteklenecektir” diye konuştu.

‘ABD’NİN SİLAHLI GRUPLARA YÖNELİK DESTEĞİNE KARŞI BÖLGESEL İTTİFAK HAYATİ’

Türkiye’nin “silahlı örgütlere destek veren bir ABD ve müttefiklerine karşı Rusya’yı da içine alacak şekilde bölgesel ittifak kurmasının önemine işaret eden Atlıoğlu “Suriye’nin bölünmesini isteyen bu ülkelere karşı Türkiye’nin ortak düşmanlar karşısında bir araya geldiği İran, Irak ve bölgesel bir diğer aktör olarak kabul etmemiz gereken Rusya’yla iş birliği içerisinde olması çok önemli. Önümüzdeki dönemde ABD’nin PYD ve IŞİD’e verdiği destekle ilgili belgeler ortaya koyulabilir. Neticede ABD’nin verdiği bu destek bilinmiyor değil” dedi.

Türkiye’nin Rusya’yla iş birliği sürecinde yeni bir aşamaya doğru ilerlediğine işaret eden Atlıoğlu “Cerablus ve Deyr ez-Zor’dan sonra şimdi de İdlib’de Türkiye yeni bir rol oynayabilir. İdlib’de, IŞİD kadar tehlikeli olan Tahrir el Şam (Nusra Cephesi) ve Afrin’deki PYD militanlarıyla mücadelenin gereği olası. Böyle bir durumda da bu militanların büyük kısmının Türkiye sınırına yığılması söz konusu. Bu sebeple Türkiye’nin Rusya ve İran’la doğrudan ve Suriye’yle dolaylı bir işbirliği içinde olması gayet akılıca” dedi.

Türkiye’nin özellikle İdlib’deki grupların ABD tarafından silahla veya maddi olarak desteklendirilmek suretiyle kışkırtılma ihtimaline karşı tedbir alması gerektiğine işaret eden Atlıoğlu şu sözleri söyledi:

“Türkiye, bu silahlı grupları bölgeden çatışma yaşanmaksızın çıkartabilir veya en azından bu örgütleri belli ölçüde silahsızlandırabilirse bu önemli bir adım. Ancak Türkiye bunu yaparken; ABD’nin bu grupları maddi veya silah yapmak bu grupları destekleme ihtimalini aklından çıkarmamalı; hatta böyle olası bir senaryoya karşı tedbir almalı. Çünkü ancak gerekli tedbirleri alır ve bölgesel ittifakı sürdürürse bu olası senaryoyu engelleyebilir.”

Hariri Neden İstifa Etti?

Hediye Levent/VOA 06.11.2017

Lübnan Başbakanı Saad Hariri, İran ve Hizbullah’a sert suçlamalar yönelttiği bir açıklama yaparak istifa ettiğini duyurdu.

Bölgede ve uluslararası platformda geniş yankı bulan istifa açıklaması bazı soruları ve senaryoları da gündeme taşıdı. Bu çerçevede Hariri’nin istifasının gerçek nedenine dair tartışmalarda çoğunlukla açıklamanın Suudi Arabistan’dan yapılmış olması ilişkilendiriliyor.

Lübnan konusunda akademik çalışmalar yapan ve ülkeyi yakından takip eden Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, Hariri’nin istifasının iç ve dış nedenler göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Saad Hariri’nin açıklamasını ve ardından meydana gelebilecek gelişmeleri Amerika’nın Sesi’ne değerlendiren Atlıoğlu, “Saad Hariri’nin istifası konusunda genel kanı bu işin arkasında Suudi yönetiminin olduğu yönünde. Hariri ailesinin Lübnan siyasetine girişi ve iç savaşın sonundan beri iç siyasette pozisyonu çoğu zaman Suudilerle uyumlu. Bununla birlikte baba Refik Hariri Suudi desteğiyle Suriye arasında bir denge kurmaya çalışarak ülkeyi yönetirken 2005’ten sonra Saad Hariri açıkça Suriye/İran karşıtı (Batı yanlısı) cephenin önderliğini yaptı. Bu durum Saad Hariri’yi hem Suriye ve İran’ın hem de Hizbullah’ın düşmanı haline getirdi” dedi.

Saad Hariri’nin 2011 sonrası Suriye’deki ayaklanmayı kışkırtmak ve Lübnan’daki selefi grupları silahlandırmakla suçlandığını hatırlatan Atlıoğlu, Hizbullah’ın da Lübnan’daki batı ve körfez bloğuna yakın çevrelerden tepki aldığını söyledi.

Suriye‘deki ayaklanmanın Lübnan içindeki siyasi dengeleri doğrudan etkilediğine vurgu yapan Atlıoğlu, “Hizbullah’ın Suriye’deki iç savaşa doğrudan müdahil olması bir taraftan bölgesel etkinliğini arttırırken diğer taraftan Suudi Arabistan ve İsrail’in de Hizbullah konusundaki rahatsızlığını tırmandırdı. Ancak Lübnan’a sıçrayan selefi gruplarla mücadelede Hizbullah’ın Lübnan ordusu ile birlikte hareket etmeye başlaması ülke içi siyasi dengeleri de değiştirdi. Bu gelişmelerden doğrudan ve olumsuz etkilenen Hariri’nin Hizbullah’ı ve İran’ı suçlayarak çekilmesi normal karşılanabilir” dedi.

Bölgesel siyasi gelişmelerin yanı sıra Lübnan, giderek derinleşen ekonomik sorunlar da yaşıyor. Ülke içinde siyasi krizlerle birlikte iyice kronikleşen ekonomik sorunlar yolsuzluk gibi nedenlerle giderek ağırlaşırken bu durumdan çıkmak için henüz tarafların mutabık kaldığı bir yol haritası da belirlenmiş değil.

2016 yılı sonunda göreve gelen Saad Hariri başbakanlığındaki hükümetin ekonomik sorunlarla karşı karşıya kaldığını hatırlatan Atlıoğlu, “Saad Hariri istifa etmese bile onun başbakanlığındaki hükümetin böylesi bir finansal yapı ile ülkeyi idare etmesi güç görünüyordu. Hariri’nin İran ve Hizbullah’ı neden göstererek istifasıyla kendisi için bir siyasi çıkış yolu bulmuş olması muhtemel görünüyor. Bu bağlamda siyasi ve finansal olarak ayakta kalmak için Suudi desteğine ihtiyacı olan Saad Hariri’nin Suudi direktifi ile istifa kararını alması ise normal karşılanabilir” dedi.

Hariri’nin istifası Lübnan’da yeni bir siyasi krize ve yönetim boşluğuna neden olur mu? Atlıoğlu’na göre bu ihtimal olasılık dahilinde ve ‘8 Mart Hareketi’nin Hariri kadar güçlü bir Sünni aday çıkaramamasının mümkün olması Hariri’yi cesaretlendirmiş ve ona ülke içindeki diğer aktörlerle pazarlık gücünü arttıracağını düşündürmüş olabilir.’

Bu durumda, istifanın ardından Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aon ve iç siyasi çevreleri “siyasi ve iktisadi krizlerle yüzleşen Lübnan’ı Hariri olmadan yönetip yönetemeyecekleri” sorunu bekliyor. Lübnan içinde konuşulan senaryolara göre, “yeni bir siyasi kriz girdabına düşmüş Lübnan’ın Suudi Arabistan-İran çekişmesine daha açık olduğu ve Hizbullah’a yönelik hamlelerin kolaylaşabileceği” de öne sürülüyor.

Mevcut siyasi krizin ülke içinde silahlı çatışmalara yol açma ihtimalinin düşük olduğunu savunan Atlıoğlu, “Lübnan halkı uzun süreli iç savaşların ülkeye getirdiği felaketin farkında. Ülkedeki siyasi liderlerin de 1970’lerde olduğu kadar radikal kişilikler olmadığı aşikar. Ayrıca bu liderler iç savaşın kendi kişisel çıkarları açısından da onarılması güç sıkıntılar çıkaracağını biliyor. Dolayısıyla gerilim ne kadar artarsa artsın iç savaş en son seçenek olacak, ülkedeki siyasi liderler, dış aktörlerin de yönlendirmesiyle, sorunu müzakere yoluyla çözmeye çalışacaktır” dedi.

İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırı ihtimalinin ise her zaman masada olduğunu hatırlatan Atlıoğlu şunları söyledi;

“İsrailli yetkililerin zamanın geldiğine inandıkları anda Lübnan’a yeni bir askeri saldırıda bulunmakta tereddüt etmeyecekleri aşikar. İsrail’in Lübnan’a yönelik geniş çaplı askeri saldırılarının genellikle yaz aylarına denk geldiği göz önünde bulundurularak yakın bir gelecekte İsrail’in Hizbullah’ı hedef alacak askeri saldırılarının Suriye’deki gibi kısa süreli hava saldırılarıyla sınırlı kalması daha yüksek bir olasılık. Tabii bunlar Rusya’nın bölgesel çıkarlarını zedelemeyecek ve göz yumacağı saldırılar olacaktır.”

Lübnan’da Siyasi Kriz Sürüyor

Hediye Levent/VOA 05.12.2016

Siyasi krizlerin eksik olmadığı Lübnan, 29 ay devam eden çekişmeli sürecin ardından 30 Ekim’de nihayet cumhurbaşkanını seçti.

Parlamenter sistemi din ve mezheplere göre düzenlenmiş olan Lübnan iç siyasetine çeşitli ülkelerin de müdahaleleri ile cumhurbaşkanlığı seçimleri yılan hikayesine döndü. Bu dönemde cumhurbaşkanlığı seçimleri ülke içinde fıkralara, karikatürlere sık sık konu oldu.

Hristiyan Maruni Mişel Aon, Lübnan cumhurbaşkanı oldu ancak 29 ay devam eden krizi bitirmeye yetmedi. Bugünlerde Lübnan iç siyasetinde etkili olan aktörler hükümet kurulması aşamasında kıyasıya çekişirken bazı ülkelerin müdahaleleri de sürüyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da bir çalışma ziyaretinde bulunduğu Lübnan’daki siyasi krizi Ömer Halisdemir Üniversitesi öğretim üyesi ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü uzmanı olan Suriye ve Lübnan’a dair kitabı bulunan Dr. Yasin Atlıoğlu Amerika’nın Sesi’ne değerlendirdi.

VOA: Lübnan uzun süredir cumhurbaşkanı seçememe krizi yaşıyordu. Suriye dahil bölgedeki durumla birlikte bu kriz Lübnan’ı nasıl etkiledi sizce?

ATLIOĞLU: Lübnan hassas dengeler üzerinde işleyen bir siyasal sisteme sahip, dolayısıyla bölgesel düzeydeki krizlerden doğrudan etkileniyor. Suriye krizinin Lübnan’a yansıması üç şekilde oldu: Güvenlik sorunları (kent merkezlerinde patlayan bombalar, Trablus bölgesinde yoğunlaşan Selefi gruplar ve IŞİD/Nusra’nın sınırda faaliyetleri), Hizbullah’ın Suriye iç savaşına müdahil olmasının arttırdığı iç kutuplaşmalar ve mülteciler meselesi…Suriye krizinde Lübnanlı grupların taraf olması, bölgesel düzeydeki kutuplaşmanın bir yansıması gibi.

Suudiler Suriye karşıtı grupları harekete geçirirken, özellikle Hizbullah karşı ülke içindeki askeri dengeleri değiştirmeye çalıştı Selefiler ve radikal İslamcı gruplar aracılığıyla. Buna karşılık Hizbullah uzun süre Suriye iç savaşına katılmamak için direndi ta ki Haziran 2013’e kadar. Kuseyr (Suriye’nin Lübnan sınırında bulunan kasabası) savaşıyla Hizbullah’ın iç savaşa girdiğinin açıklık kazanması Lübnan içindeki Suriye karşıtı grupların daha aktif muhalefet yapmasına yol açtı. Mezhepçi tansiyon da açıkça ortaya çıktı Lübnan iç siyasetinde.

VOA: Genel olarak Lübnan’da cumhurbaşkanı seçilememesi mi böylesi çok başlı döneme sebep oldu yoksa mevcut çok başlılık-bakış açısı/çıkar farklılıkları mı cumhurbaşkanı seçilememesine sebep oldu sizce?

ATLIOĞLU: Cumhurbaşkanlığı seçimi modern Lübnan tarihinde her zaman kriz nedeni oldu, bu ülkedeki konfesyonel (siyasi sistemin ülkedeki din ve mezhepler esasına göre düzenlenmesi) sistemin, iktidardaki güç paylaşımının bir sonucu, sistemin işleyişi için ülke siyasetinde etkili olan zaimler arasında uzlaşmanın sağlanması çok kolay olmuyor. Buna ek olarak bölgesel krizler olursa dış müdahalecilik ülke içindeki uzlaşmanın olmadığı bu ortamı daha da geriyor ve herkes çıkarları bağlamında kendine yakın hissettiği dış aktöre daha da bağımlı hale geliyor.

Aslında 1952 ve 1957/58 devlet başkanlığı krizine bakarsak bölgesel konjonktürün Lübnan içi siyasetini nasıl etkilediğini açıkça görürüz.

2007-2008 de aynısı oldu, ama bölgesel gerilimler az olduğu için çözüm yine bölge ülkelerinin müdahalesiyle Doha’da bulundu. 2011den sonraki kriz 1950li yıllara benziyor.

VOA: Tam olarak nasıl ifade etmek gerek bu benzerliği? Soğuk savaş-çift kutup faktörü mü? O dönemde bölgede yeni kurulan veya bağımsız olan devletler, yeni siyasi akımların yarattığı çatışmalar mı?

ATLIOĞLU: Tabii uluslararası sistemin iki kutuplu bir hale dönüşme eğiliminde olduğuna dair birçok tartışma var. Rusya’nın kendini toparlayıp artık Ortadoğu siyasetine daha etkili bir biçimde bulaşması sistem boyutunda bir etkiyi gözler önüne seriyor. Ama şu an yaşadığımız sistemde 1950’lerde olduğu gibi ideolojiler çok etkili değil. Hatta ulus-altı milliyetçilikleri (etnik ve dini/mezhepçi) sahadaki etkisi mevcut devletlerin varlıklarını koruyup koruyamayacağı sorusunu da beraberinde getiriyor.

Bölgedeki çatışmanın niteliği Soğuk Savaşa çok benzemiyor, Rusya’nın ve ABD’nin müdahaleleri var ama ideolojik bir zeminde değil, çıkar zemininde şekilleniyor. Konjoktür Soğuk savaşta olduğu kadar statik de değil. Bu çıkar ittifakları oldukça dinamik ve her gün yeni bir ittifak doğma olasılığı var. Tabii bu dinamik çıkar ittifaklarının olduğu bölgede Lübnan kendini çok güvensiz ve yalnız hissediyor

VOA: Tüm bu noktada profilini göz önünde bulundurarak Michel Aon’un seçilmesini nasıl yorumluyorsunuz? Tarafların bir zorunlu uzlaşı zemini ihtiyacı mı? Hariri tarafı ve müttefikleri açısından taviz olduğunu savunanlar da var…

ATLIOĞLU: Mişel Aon’un seçilmesi konusundaki uzlaşı hem bölgede hem Lübnan içindeki sorunların artık katlanılamaz hale geldiğinin bir göstergesi. Lübnanlı siyasetçilerin ve ülkedeki siyasal sistemin birçok zafiyetine rağmen en zor şartlarda bile teması koparmaması Lübnan siyasal kültüründeki iyi özelliklerden biri…

Lübnanlı siyasetçiler krizin kendilerine de zarar verdiğini düşündüğünde uzlaşı yoluna sıcak bakabiliyor. Bunlara ek olarak güvenlik sorunları, mültecilerin yarattığı baskı, yeni bir iç savaş tehdidi herkesi çok geriyor ve ülkedeki siyasetçiler üzerinde kamuoyu baskısını arttırıyor. Tabii dış etkileri de göz ardı etmemek lazım. Aon’un seçilmesi kötünün iyisi haline geldi ülke siyasetindeki aktörler için. Hariri, krizin başından beri krizi kötü yönetti, Samir Caca uygun bir aday değildi, sonra gitti Süleyman Franjiyye’yi Aon’un karşısına koymaya çalıştı.

Bunların hiç biri tutmadı, çözüm olarak herkesin karşısında bir tek Aon kaldı. Ülkedeki Hıristiyanların Aon her ne kadar Hizbullah ile ittifak yapsa da ona dair başka inançları var. Devlet başkanı olmak bir anda yeni bir aktör haline gelmenizi sağlıyor. İçte ve dışta herkes Aon ile temas kurmaya çalışıyor, bu durum Aon’un ülke siyasetinde tek başına güçlü bir aktör olarak ortaya çıkmasını sağlayabilir, tıpkı 1952’de Kamil Şamun da olduğu gibi

VOA: Mişel Aon’u Lübnan içindeki duruma ek olarak Suudi Arabistan ve İran arasında denge kurmak gibi epeyce zor eşikler bekliyor gibi görünüyor. Gerçi Cumhurbaşkanı seçildi ancak siyasi kriz de henüz bitmedi.

ATLIOĞLU: Tabii Kamil Şamun da 1952’de Kemal Canbulat’ın desteğiyle devlet başkanı olmuştu, iktidara gelir gelmez iktidarı kendi tekeline almaya çalıştı, 1955’ten sonra Suveyş Krizi, Bağdat Paktı gibi sorunlar karşısında bölgesel düzeyde tarafsız kalma siyasetinin işe yaramadığını gördü. Aon’un başına da aynı şeyler gelebilir. İlk olarak dengeli bir devlet başkanı profili çizmeye çalışacak, Lübnan’ın istikrarı ve birliğine vurgu yapacak. Ama bölgesel konjoktür onu farklı tercihlere zorlayabilir. Suriye iç savaşının sonucu, Rusya’nın bölgedeki varlığı, İran-Suudi rekabeti ve tabii ABD’nin bölgeye yönelik politikasındaki belirsizlik. Fransa’yı da unutmamak lazım tabii. Aon’u zor günler bekliyor, bu denge siyasetini içte ve dışta ne kadar başarıyla sürdürebilir, zaman gösterecek. Diğer yandan Aon döneminde güvenlik soruları, mülteciler gibi meselelerde kısmi bir iyileşme olursa bu Aon iktidarına içeride olan desteği arttırabilir.

VOA: Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Lübnan’ı ziyaret etti. Davutoğlu dönemindeki ziyaretlerde Hizbullah ile temaslar da vardı. Lübnan’ın ana aktörlerinden biri ile temas kurulmamasını nasıl görmek lazım? Türkiye’nin Suriye başta olmak üzere Arap ayaklanması döneminde taraflı politika yürüttüğüne dair bir kanaat da yerleşmiş durumda. Türkiye’nin Lübnan’da etkili bir pozisyon sağlaması mümkün mü?

ATLIOĞLU: Çavuşoğlu’nun ziyareti Lübnan’daki yeni dönemde, yeni bir başlangıç olarak önemli. Fakat 2011 öncesinde Türkiye’yi Lübnan siyasetinde etkili kılan Türkiye’nin bölge siyasetine yönelik çabalarının yanı sıra Suriye ile kurulan yakın ilişkilerdi. Suriye Türkiye’nin Lübnan siyasetine girişinde bir zıplama tahtasıydı. Türkiye de bu süreçte Lübnanlı tüm aktörlerle temas kurabiliyordu. Her aktörün Türkiye’den beklentisi de farklıydı. Bu siyaset işe de yaradı. Fakat 2011 sonrası Suriye krizine doğrudan müdahil olması, taraf olması Türkiye’nin Lübnan’daki algılanışını olumsuz etkiledi, sadece Lübnan’da değil tüm Arap dünyasında. Bundan sonra Türkiye, Orta Doğu siyasetinde yeni bir sayfa açmak istiyorsa taraf olduğunu gösteren hareketlerden, söylemlerden kaçınmalı öncelikle.

Hizbullah, Lübnan’da çok etkili bir aktör, onunla temas kurmadan Lübnan siyasetinde bir dış aktörü etkili olması zor ama Lübnan’ın sadece Hizbullah’tan ibaret olmadığı da aşikar. Bu şartlarda Hizbullah ile temasa geçilmesi için İran kanalı kullanılabilir ama yaşananların unutulması için zaman gerekiyor.

Suriye konusunda Türkiye samimi bir biçimde bölgesel aktörlerle (İran ve Suriye) ilişkilerini tamir edebilirse Hizbullah ile de bu işler düzelecektir. Ama bu iş hiç de kolay olmayacak.

Bu süreçte “Türkiye, Sünniler üzerinden siyaset izliyor” algısını kırmak için uğraşmak lazım, Hıristiyanları da yok saymamak lazım.

VOA: Türkiye’ye temkinli bakan tarafların yayın organlarında Çavuşoğlu’nun cami içindeki ve çıkışındaki fotolarının manşet olması-yoğun kullanılması algılar konusunda ipucu verebilir.

ATLIOĞLU: Tabii. Ben Türkiye’nin kısa vadede Lübnan’da çok etkili bir aktör olacağını kastetmiyorum sadece yapılması gerekenleri anlatıyorum. Türkiye, Lübnan gibi karmaşık siyasi ilişkilerin olduğu bir ülke konusunda gerekli deneyim ve bilgi birikimine de sahip değil zaten.

Bu noktada Türkiye, Suriye’nin ve İran’ın sahip olduğu avantajlara sahip değil. Türkiye’nin geleneksel dış siyaset anlayışı da bu ülkelere hiç benzemiyor. Son dönemde Suriye ve İran gibi davranmaya kalktığımızda elimize gözümüze bulaştırdığımızda aşikar.

VOA: Suriye ve İran gibi davranmaktan kastınız ne?

ATLIOĞLU: Suriye ve İran bölgedeki kriz ve çatışma alanlarına destek verdiği silahlı gruplar aracılığıyla katılma konusunda tecrübeli, bu müdahale bir seviyeye kadar etki de yaratıyor. Fakat Türkiye’nin ÖSO deneyiminin nasıl bir başarısızlık olduğu aşikar.

Ayrıca İran gibi ülkeler mezhepçiliği daha ince bir biçimde dış politikada kullanıyor,Türkiye bunu aleni yapınca tepki büyük oluyor.

İranlı bir siyasetçinin ağzından doğrudan bir mezhebi gruba yönelik açıklama duyamazsınız ama Türk siyasi elitler bu hassasiyeti dikkate almıyor, belki de siyasi kültür, bölgeyi bilmemek gibi nedenleri vardır bunun.

VOA: Belki Rusya üzerinden yavaş yavaş giriş yapılabilir, ilişkileri onarmaya girişebilir. ‘Kısa vadede mucize beklememek gerek’ diyebilir miyiz?

ATLIOĞLU: Tabii ki Rusya ve İran üzerinden onarılabilir… Siyasi bölünmüşlüğe girmeden taraf olmadan Lübnan’ın temel sorunları konusunda yardımcı olunabilir. Ticari ilişkilere, turizme filan odaklanmak lazım, Lübnanlılar için Türkiye’nin hala cazip gelen yönleri var.

‘Türkiye, Lübnan’daki yeni siyasi yapıda kendine pozisyon belirlemek istiyor’

Sputnik / 02.12.2016

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları merkezinden Yrd. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Lübnan ziyaretini Sputnik’e yorumladı. Atlıoğlu, “Türkiye de yeni devlet başkanıyla ve tabii ki yeni siyasi yapıyla uyumlu bir duruma gelmek, kendine bir pozisyon belirlemek istiyor” dedi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Lübnan’a bir çalışma ziyareti gerçekleştirdi ve Türkiye’den Lübnan’a Dışişleri Bakanı düzeyinde beş yıl aradan sonra ilk kez bir ziyaret yapılmış oldu. Çavuşoğlu, uzun süren krizin ardından yeni seçilen Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, Meclis Başkanı Nabih Berri, geçici Başbakan Tammam Salam, atanmış Başbakan Saad Hariri ve Dışişleri Bakanı Cibran Bassil ile bir araya geldi.

Lübnan üzerine çalışmaları bulunan Yrd. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Lübnan ziyaretini Sputnik’e değerlendirdi. Türkiye’yle Lübnan arasındaki ilişkilerin Suriye krizinin büyümesiyle bozulduğunu, Türkiye’nin de Lübnan’a ilgisini kaybettiğini ifade eden Atlıoğlu, “Bu süreç içinde Saad Hariri’nin Ankara’ya yaptığı ziyaretler var, fakat Türkiye’nin Lübnan politikasına doğrudan bir müdahalesi söz konusu olmadı. Bununla ilgili büyükelçilik dışında herhangi bir çalışması olmadı” dedi.

‘LÜBNAN’DA KARTLAR YENİDEN KARILIYOR’

Lübnan’da cumhurbaşkanının uzun süren krizin ardından seçilmesiyle birlikte önemli bir dönüşüm olduğunu vurgulayan Atlıoğlu, “Mişel Avn’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte artık Lübnan’da kartlar yeniden karılıyor. Mişel Avn’ın bulunduğu bir ittifak olmasına rağmen gerek bölgesel, gerekse küresel bütün aktörler Mişel Avn’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra çeşitli düzeylerde Lübnan’a ziyarette bulundular. Bunların arasında birbiriyle çok çelişen aktörler de var. İlk ziyareti Beşar Esad’ın özel temsilcisi yaptı. İran, Suudi Arabistan, Fransa gibi ülkeler de, doğrudan Lübnan siyasetinde etkisi olan ülkeler, Lübnan’da yeni bir sayfa açılırken pozisyonlarını belirlemeye çalışıyorlar. Türk Dışişleri Bakanı’nın ziyaretini de bu çerçevede değerlendirmek lazım. Türkiye de yeni devlet başkanıyla ve tabii ki yeni siyasi yapıyla uyumlu bir duruma gelmek istiyor, kendine bir pozisyon belirlemek istiyor” diye konuştu.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Lübnan Dışişleri Bakanı ile yaptığı basın toplantısında Çavuşoğlu, bir gazetecinin “(Suriye Devlet Başkanı Beşar) Esad’ın Suriye’nin geleceğinde yeri var mıdır?” sorusuna, ‘hiç kimsenin Esed’in (Esad) 600 bin kişinin ölümünden sorumlu olduğundan şüphesi olmadığı’ yanıtını vermiş, Esad’ın ülke bütünlüğünü sağlayacağına inanmadıklarını belirtmişti.

‘LÜBNAN’DA SURİYE’YE YÖNELİK MESAJ VERMEK, TÜRKİYE’Yİ LÜBNAN İÇ SİYASETİNDE TARAF HALİNE GETİRİR’

Lübnan ziyaretinde Suriye’ye yönelik verilen bir mesajın, Türkiye’yi doğrudan Lübnan siyasetindeki parçalanmışlığın tarafı haline getireceğine dikkat çeken Atlıoğlu, “Lübnan ziyaretinde Suriye’ye yönelik bir mesaj vermek, doğrudan Lübnan siyasetindeki parçalanmışlığın bir tarafı haline gelmek manasına geliyor. Tabii bu yanlış bir şey. Lübnan’da zaten Hizbullah’ın Suriye’deki faaliyetleri, Lübnan içerisinde yaşanan siyasi krizler, diğer taraftan Suriye karşıtı grupların faaliyetleri ve El Nusra ve IŞİD’in de özellikle 2014’ten bu yana Lübnan içindeki faaliyetlerini düşünürsek Suriye konusuna girmek oldukça sıkıntılı bir sürece sokar Türkiye’yi Lübnan içinde. Çünkü bu söylemi seven de çok ciddi bir şekilde eleştirecekler de var Lübnan’da. O yüzden Lübnan siyasetini Suriye konusunu karıştırmadan sürdürmek lazım. Lübnan’ın içindeki o parçalanmışlığa da çok girmemek lazım. Çünkü taraf olarak girdiğiniz zaman sıkıntılı sonuçlar doğurabiliyor Türkiye’nin bölgedeki etkinliği bakımından” diye konuştu.

‘TÜRKİYE AÇISINDAN EN DOĞRU OLANI, LÜBNAN’IN İSTİKRARINA VURGU YAPILMASI’

Türkiye’nin, Arap Baharı’nın başladığı ilk dönemlerden itibaren hem Suriye politikasına hem Lübnan’daki gelişmelere biraz taraf olarak girmeye çalıştığını anımsatan Atlıoğlu, “Daha önceden bunu yapmadığımız dönemler Lübnan’da farklı gruplar arasında bir denge unsuru olabiliyordu Türkiye. Lübnan aslında Türkiye için aslında biraz uzak bir bölge. Yakınmış gibi görünmesine rağmen aslında Türkiye, Lübnan siyasetine 2000’li yıllarda aktif olarak dâhil oldu. Bundan dolayı çok da deneyimli değil. Bu kadar karmaşık bir ülkede özellikle mezhepçi veya ülke içindeki kutuplaşmalar çerçevesinde açıklamalar yaptığınız zaman o ülkede etkili olmanız çok mümkün görünmüyor. Türkiye açısından da en doğru olanı, öncelikli olarak tekrar yapılanma sürecinde Lübnan’ın istikrarına vurgu yapılması ve daha çok ekonomik ilişkiler bağlamında bu ziyaretin değerlendirilmesi daha iyi olurdu. Suriye’ye girdiğiniz zaman sıkıntılı sonuçlar doğurabilir Lübnan iç siyasetinde Türkiye’ye gelen tepkiler açısından” dedi.

‘CUMA NAMAZI FOTOĞRAFI MESAJ OLARAK ALGILANDI’

Çavuşoğlu’nun Lübnan Başbakanı ile birlikte Cuma namazına gittiğini, buna dair fotoğrafların da Lübnan’da yankı bulduğunu kaydeden Atlıoğlu, “Ziyaretin Cuma’ya denk gelmesi tesadüf ama yine de mesaj vermekten biraz kaçınmak lazım. Fotoğraflar birçok yerde paylaşıldı. Biraz sanki mesaj verecek şekilde yapılmış. Bunlara dikkat etmek lazım” ifadelerini kullandı.

“Bu fotoğraf Lübnan’daki bir mezhebe destek şeklinde mi algılanır?” soruna ise Atlıoğlu, şu yanıtı verdi:

“Algılanabilir. Öyle bir şey yapmak istemeseniz bile algılanabilir. Lübnan’da hassasiyetler çok fazla. Lübnan’ın nüfusuna baktığınızda 18 tane ayrı mezhep var. Mezhepler üzerinden mesaj vermeye kalktığınızda diğerleri buna itiraz edebilir veya karşı çıkabilir, en azından sempatik görünmeyebilir. Türkiye’nin aslında bu 18 mezhebe verebileceği farklı farklı mesajlar var. Bunları daha ılımlı bir dille, iç işlere fazla karışmadan vermek daha iyi olur diye düşünüyorum.”

PYD neden Fırat’ın batısından çekilmiyor?

Ajans Haber/29.08.2016

Türkiye, Cerablus operasyonu kapsamında PYD’ye Fırat’ın batısına çekilmesi yönünde çağrı yaptı. Yapılan bu çağrı ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden tarafından da desteklendi. Fırat Kalkanı operasyonuna ilişkin PYD Başkanı Salim Müslim ise Türkiye’nin Suriye bataklığında çok şey kaybedeceğini söyledi.

DAEŞ’in Cerablus operasyonu sonrasında geri çekilmesini fırsat bilen PYD’nin silahlı kolu YPG,  Sacu Nehri’nin kuzeyine tekrar geçerek dün Münbiç’in kuzeyindeki Amerinah, Mağara ve Balaban köyleri ile Şamaklı ve Çakmaklı tepelerini ele geçirdi. YPG bugün de aynı yönde Cerablus’un güneyine doğru ilerleyerek Cub el-Kusa, Debisah ve Ayn Beyda köyleri üzerinden Fırat Nehri kıyısındaki Amarina köyüne ulaştı.

Peki, PYD’nin neyin peşinde? Türkiye ve ABD’nin çağrılarını cevap verecek mi? Bölgedeki çatışmanın PYD’ye yaradığını ifade eden Ortadoğu uzmanı Yrd. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, bölgede artan çatışma yoğunluğunun PYD’nin toprak kazanmasına olanak sağladığını söyledi.

Yrd. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, PYD’nin ABD ve Türkiye sonrası tutumunu AjansHaber’e değerlendirdi.

‘PYD, IŞİD’İN YOKLUĞUNDAN FAYDALANDI’

Türkiye, Cerablus’a yönelik operasyon sonrasında Münbiç’e hem askeri baskıyı hem de siyasi baskıyı artırarak PYD’nin burayı boşaltmasını istiyor. ABD, PYD’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesi hususunda olumlu tepki verdiği ve PYD’nin bunu kabul ettiğine dair söylemler var. IŞİD’in boşalttığı Münbiç’in kuzeyinde bulunan köyleri PYD hızlı davranarak ele geçirdi. Burada ilk günlerden beri çatışma yaşandığına dair bilgiler gelmeye başladı.

‘ARAPLAR VE TÜRKMENLERİ ÇEKİLME TATKİĞİ OLARAK KULLANABİLİRLER’

PYD, ABD’ye çekiliyoruz dedi ama Münbiç çevresindeki yayılma harekatına devam ediyor. Tam olarak PYD’nin Münbiç’ten çıkıp, çıkmadığını anlamak zor olacak. PYD, ABD’nin de desteklediği Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG)  içinde yer alıyor. Bu gücün büyük çoğunluğu PYD’den oluşmasına rağmen Türkmen ve Arapları da içinde barındırıyor. Arap ve Türkmen grupları Münbiç’i bırakıp, görünürde bir çekilme yapabilirler veya Münbiç çevresindeki köylerde de kalabilirler.

‘TSK’YA SALDIRABİLİRLER’

El-Bab bölgesine, ABD olmadan ilerlemeleri mümkün gözükmüyor. Münbiç’in kuzeyinde olan durum Batı’ya yönelik köyleri almak suretiyle bir alt yapı hazırlığına kalkışabilirler. PYD ve ÖSO arasında bir takım çatışmalar yaşanıyor. İlerleyen günlerde TSK’nın unsurlarına yönelik bir saldırı olabilir ve doğrudan çatışma yaşanabilir. ABD bunu engellemek için her şeyi yapacaktır. Suriye çok kısıtlı bir yer, her an, her şey olabilir.

‘ABD, PYD’YE DSG ÜZERİNDEN YARDIM ETTİ’

Rusya’nın harekatının ardından DSG yapısı şekillendi. İlk başta bu yapı fazla ciddiye alınmadı. ABD, sahada bu isime, daha çok PYD’yi kullanarak destek verdi.

‘CERABLUS OPERASYONU DÜNYA ALGISINI KIRDI’

Cerablus’da psikolojik bir unsurda kırıldı. Dünyada PYD’nin Kobani’ye yapılan saldırıdan beri IŞİD’le savaştığı düşüncesi var. Dünya kamuoyunda meşru bir yapı kazandı. Türkiye, ilk kez Cerablus’ta aktif olarak IŞİD’le savaştığını ve bir bölgenin kurtarıldığını dünyaya gösterdi. Eğer Türkiye bölgeye girmeseydi, PYD’nin Cerablus’u alması kolay olacaktı.

‘SURİYE’DEKİ ÇATIŞMA ORTAMI PYD’YE NEFES ALDIRIYOR’

PYD veya destek olan kitleye baktığımızda Suriye’nin iç savaşının başlandığı andan beri buradaki çatışmada kendilerine rahatlık sağlayacak yol buldu. IŞİD gibi kendilerini meşrulaştırıcı bir yapı bulunduğu için PYD, topraklarını genişletmenin peşine düştü. Dünya kamuoyundan alınan destek Kürt milliyetçiliğini de artırıyor. Cerablus operasyonu, bağımsız devlet kurma psikolojinin önüne geçti. PYD, ABD’den alınan destekle sürekli topraklarını genişletmeye çalışan bir güç haline geldi.

‘ÇATIŞMA ORTAMININ ORTADAN KALKMASINI İSTEMİYORLAR’

Cerablus operasyonuna tek karşı çıkan Kürtlerdir. Bölgede çatışma ortamının ortadan kalkacağına dair belirtiler Kürtleri rahatsız ediyor.  ABD’de bir Kürt devletinin varlığından rahatsız olamayacağı gözüküyor.

Experte: Ankara muss seinen Syrien-Einsatz mit Damaskus koordinieren

Sputnik Deutschland/26.08.2016

Die Türkei muss im Rahmen ihrer Aktivitäten an der syrisch-türkischen Grenze diplomatische Kanäle nutzen und keine einseitigen Schritte unternehmen, sagte der Politologe und Experte des Zentrums für Nahost- und Afrika-Studien des Instituts „Türkei 21. Jahrhundert“, Yasin Atlioglu, gegenüber Sputnik Türkiye.

„Die Umsetzung der Hauptaufgaben der Türkei in der Region, und zwar die Gewährleistung der Sicherheit in der Grenzzone, die Befreiung von Al-Baba und die Verhinderung eines Vorrückens der kurdischen Kräfte westlich des Euphrat – ist nur möglich, wenn die Türkei militärisch deutlich präsent ist“, so Atlioglu.

Hierbei müsse die Türkei selbstverständlich nur in Koordination mit der syrischen Regierung, Russland und den USA, mit Rücksicht auf die territoriale Integrität Syriens und im vollen Bewusstsein dessen handeln, dass die Militäroperation in Syrien eine vorübergehende Situation sei, so der Politologe.

Die wichtigste Bedingung für Ankara ist laut Atlioglu das Zusammenwirken mit den Nachbarländern, Russland, den USA, dem Iran und vor allem mit Damaskus. Sollte die Türkei ihre bisherige Strategie verfolgen und im Alleingang vorgehen, werde sich die Situation in den angrenzenden Territorien schon in drei bis fünf Monaten zum früheren Kräfteverhältnis umkehren.

Der Experte ist überzeugt, dass Ankara mit allen Akteuren im Kampf gegen den Terrorismus und beim Schutz der territorialen Integrität Syrien zusammenwirken muss.

Ankara compte créer une zone tampon sur les territoires frontaliers?

Sputnik France/26.08.2016

L’opération militaire turque contre le groupe terroriste l’Etat islamique n’a été lancée que le 24 août dernier, mais elle fait déjà l’objet de vives discussions. Que devrait faire l’armée sur le sol syrien?

Dans ses activités militaires à la frontière syrienne, la Turquie devrait éviter les actions unilatérales et chercher à coopérer avec les autres pays via les milieux diplomatiques, estime Yasin Atlioglu, politologue et expert du Centre d’études du Proche-Orient et de l’Afrique à l’Institut Turquie XXIe siècle, dans une interview accordée à Sputnik.

La Turquie pourrait réaliser ses projets, notamment garantir la sécurité dans la zone frontalière, la libération d’al-Bab et bloquer les avancées des forces kurdes à l’ouest de l’Euphrate, seulement si ses militaires étaient présents en grand nombre dans la région, indique l’expert.

“La condition essentielle pour Ankara doit être l’interaction avec les pays voisins, la Russie, les Etats-Unis, l’Iran et, en premier lieu, avec Damas. Si ce n’est pas la réalité, si la Turquie veut suivre son ancienne stratégie et agir toute seule, la situation sur les territoires frontaliers pourra revenir à l’ancien équilibre des forces dans trois à cinq mois”, explique le politologue.

Selon l’expert, si Ankara forme une zone tampon dans la région sans large appui international, il est peu probable qu’il réussisse à garder la ville de Jarablos sous contrôle. La situation est rendue extrêmement compliquée.

“Il est important de savoir comment la Turquie va agir plus loin. La zone tampon, sera-t-elle créée? Si oui, les militaires turcs, resteront-ils dans cette zone?” se demande le politologue. Il indique que les avancées possibles de la Turquie dans plusieurs directions régionales sont capables de provoquer le mécontentement des grands acteurs internationaux.

Depuis déjà longtemps, la Turquie appelle à organiser une zone tampon en Syrie pour y installer des réfugiés, indique l’expert. Dans le même temps, il souligne qu’actuellement, la création d’une telle zone tampon est impossible en principe sans l’accord de la Russie.

Turkey ‘Has to Coordinate’ Its Military Operation With Moscow and Damascus

Sputnik International/27.08.2016

If Turkish leadership wants to make its military operation in northern Syria legitimate, it will have to coordinate these activities with major stakeholders involved in resolving the Syrian conflict, including Damascus, Moscow, Washington and Tehran, political analyst Yasin Atlioglu told Sputnik.

Ankara launched Operation Euphrates Shield early on Wednesday, sending warplanes, tanks and special forces assisted by the Free Syrian Army (FSA) across the border to retake the town of Jarablus from Daesh. The offensive is also meant to stop the Kurds from moving further west. Atlioglu outlined three major goals that Turkey is pursing in the region. These involve providing security in the border region, liberating the town of al-Bab and preventing Kurdish forces from advancing to the west of the Euphrates.

If Turkey decides to pursue its former strategy and act alone, the former balance of power will be restored in the border territories in three to five months, the analyst added. The 100-kilometer-long stretch of border has largely been controlled by Daesh, al-Nusra Front and other terrorist groups who used the area to funnel weapons, supplies and recruits to the Syrian battlefield.

The Kurdish forces have been instrumental in pushing the militants out of key border towns, fueling concerns in Turkey that the Kurds will create an autonomous region in the area. This could well further destabilize Turkey that has been embroiled in a decades-long standoff with the Kurdistan Workers’ Party (PKK).

Ankara’s military incursion in northern Syria will not necessarily make things better.

If Turkey establishes a so-called buffer zone leaving Free Syrian Army in charge, “it is highly unlikely that they will manage to keep Jarablus under control,” Atlioglu noted. “These militias lack discipline, a clear-cut military strategy and common command structures.”

This is not the only concern that Turkey must address with regard to its operation.

If Ankara decides to advance on Manbij without US consent, Washington will not be happy. The US-backed Syrian Democratic Forces (SDF), mostly made up of Kurdish fighters, recently pushed Daesh out of the strategically important town. The SDF later announced that they will launch an operation to free al-Bab next.

This is where Turkey’s interests clash with those of the Kurds. As a result, earlier this week, the Turkish military shelled Kurdish forces in Manbij.

In addition, “if Ankara chooses to carry out an operation in al-Bab, it will face opposition from Russia and Syria,” the analyst observed. Furthermore, Turkey will not be able to establish a buffer zone “without Russia’s consent.”

‘Türkiye’nin bölge ülkeleri ve Suriye hükümetiyle işbirliği şart’

Sputnik/26.08.2016

Türkiye’nin, Suriye’nin Cerablus bölgesinin IŞİD’den kurtarılması için başlattığı operasyon sürerken, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) unsurlarının bölgeyi tek başına elinde tutmasının zor olduğu ifade ediliyor.

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları merkezinden Yrd. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, Türkiye’nin çekilmesi durumunda mevcut ÖSO unsurlarının Cerablus’u ellerinde tutmalarının mümkün olmadığını, bu grupların disiplinden yoksun, tek bir komuta zinciri içinde olmayan gruplar olduğunu vurgularken Cerablus’ta güvenliğin geçici süreli askeri unsurlarla sağlanabileceğini ifade etti.

Cerablus operasyonunu Sputnik’e yorumlayan Atlıoğlu, “Burada güvenliğin sağlanması, El Bab’ın kurtarılması ve Kürtlerin Fırat’ın batısına geçmesinin engellenmesinin tek yolu Türkiye’nin buraya ciddi bir askeri varlık koyması yoluyla olur. Tabii bu da Suriye hükümeti ile işbirliği halinde, Rusya, ABD ve İran’la konuşarak ve en önemlisi de Suriye’nin toprak bütünlüğünü dikkate aldıklarını ve bu durumun geçici bir durum olduğunun, işgal gibi bir durumun olmadığının vurgulanması gerekiyor” dedi.

Türkiye’nin tek taraflı hareket etmemesinin ve diplomasi kanallarını kullanmasının önemli olduğunu vurgulayan Atlıoğlu, “Bölge ülkeleriyle, Rusya’yla, ABD’yle, İran’la ve özellikle Suriye hükümetiyle işbirliği kesinlikle şart. Bunlar olmadığı takdirde Türkiye’nin daha önceki politikalarındaki gibi tek taraflı bir harekete geçme durumu söz konusu olursa o zaman yine belki bundan üç-beş ay önceki duruma geri döneceğiz. Türkiye bu duruma dönmemeli, bölgesel işbirliğine dayalı bir politika izlemeli, diplomasiyi göz ardı etmemeli” diye konuştu.

‘TÜRKİYE’NİN BUNDAN SONRA YAPACAĞI HAMLE ÖNEMLİ’

Atlıoğlu, Cerablus operasyonunun askeri bir başarıdan çok diplomatik ve istihbarat başarısı olarak görülmesi gerektiğini ifade ederek şöyle devam etti: “Türkiye’nin bundan sonra yapacağı hamle oldukça önemli. Bir tampon bölge mi kurulacak, tampon bölge kurulması durumunda Türk askeri orada kalacak mı? Yoksa çekilip sadece ÖSO unsurları mı kalacak? Fakat ÖSO dediğimiz yapı bildiğimiz gibi iki yıl önce dağıldı, birçok farklı gruptan oluşan ama çatı ismi olarak ÖSO ismini kullanan gruplar. Sayı olarak oldukça azlar, basından öğrendiğimiz kadarıyla bin 500 civarında silahlı militan grubundan bahsediyoruz. Türkiye tampon bölge oluşturup buradan geri çekilirse bu grupların Cerablus’u ellerinde tutmaları çok mümkün görünmüyor. Çünkü bu gruplar disiplinden yoksun, tek bir komuta zinciri içinde değiller.”

Şu anda IŞİD’in elinde bulunan ve Menbiç’in batısında yer alan Bab bölgesinin, Menbiç ve Cerablus’tan daha fazla önem taşıdığını söyleyen Atlıoğlu, “Buraya yapılacak bir operasyonun oldukça zor olacağı kesin, IŞİD’in kaçabileceği bir alan da yok. Bab ele geçirilirse IŞİD’in varlığı Rakka ve civarında kalacak ve Rakka operasyonu için zemin yaratılmış olacak. Burada anahtar soru; Bab’ı kim ele geçirecek? Cerablus operasyonu PYD’nin batıya doğru ilerleyişini durdurdu gibi görünüyor. Eğer dedikleri gibi PYD Fırat’ın doğusuna çekilirse Bab’a yönelmeleri kolay olmayabilir” dedi.

‘TÜRKİYE, İDLİB KONUSUNDA PAZARLIĞA GİRİŞEBİLİR’

Türkiye’nin Cerablus’ta kuracağı konuşulan tampon bölgenin, Bab bölgesini kapsaması durumunda Türkiye açısından sıkıntı kaynağı olabileceğini söyleyen Atlıoğlu, şöyle devam etti:

“Cerablus’ta kurulacak bir tampon bölgenin, PYD’nin Bab’a ilerleyişini durdurması pek mümkün görünmüyor. Savaşın diğer tarafında Halep bölgesi var. Şu anda Suriye ordusunun da şu anda Bab üzerine yürümesi mümkün görünmüyor, çünkü Halep’te yoğun bir savaş var. Benim fikrim, eğer Rusya, İran, Suriye ve ABD’nin de içinde bulunduğu bu diplomatik yumuşama süreci veya Türkiye’nin diplomatik dille oradaki varlığını meşrulaştırması mümkün olabilirse, bu süreç içerisinde kimseyi gücendirmeden onları da ikna edebilirse Türkiye’nin oraya bir askeri güç yerleştirmesinin uygun bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Cerablus bölgesi ÖSO unsurlarına bırakıldığı takdirde bir süre sonra IŞİD veya PYD ya da başka bir grubun gelip orayı alması ihtimali çok yüksek görünüyor. Türkiye’nin 15 Temmuz’da yaşadığı darbe girişiminden sonra böyle bir operasyon yapma kapasitesinin olup olmadığı, Türkiye’deki sivil bürokrasinin takdirinde. Ama şöyle bir şey olabilir; şu ana kadar Cerablus operasyonu konusunda Rusya ve İran’dan çok ciddi tepkiler gelmedi. Burada Türk askeri unsurlarının kalması ya da Bab’a doğru yönelmesi durumunda Türkiye’nin belki başka bir yerden taviz vererek buradaki varlığını yayması ya da genişletmesi olabilir. Bu da muhtemelen İdlib bölgesi ve Halep’in batı bölgesinde özellikle Nusra Cephesi’nin yoğun olduğu bölgelerde eğer Türkiye ‘bu bölgeleri Suriye ordusu ve Rusya’ya bırakıyorum, bu bölgelere lojistik destek vermeyeceğim’ gibi bir diplomatik pazarlığa girişebilir, buna karşılık olarak da belki Cerablus’tan Bab’a doğru bir askeri ilerleme olabilir. Tabii bunun için biraz beklemek gerekiyor.”

‘ABD, TÜRKİYE VE PYD’NİN ÇATIŞMASINI ENGELLER’

PYD güçlerinin Menbiç’ten çekilmeye başladığı haberlerini de yorumlayan Atlıoğlu “ÖSO’ya bağlı unsurların Menbiç’e doğru hareket ettiğine dair haberler geliyor, bunların ne kadar doğru olduğunu teyit edemiyoruz tabii. Türkiye’nin doğrudan Menbiç’e yönelik bir harekât yapacağını zannetmiyorum. O da ABD’nin kırmızı çizgisi; Menbiç’e doğrudan bir saldırı veya bir temas olduğu takdirde ABD’nin sahada işine yarayan en güçlü müttefiki PYD, PYD ve Türkiye’nin çatışmasını göze alacağını zannetmiyorum, bir şekilde engellenir” dedi.

‘PYD’NİN MENBİÇ’TEN ÇIKIP ÇIKMADIĞINI ANLAMAK ZOR OLACAK’

PYD unsurlarının Menbiç’ten tamemen çekilmesi durumunda şehri kimin koruyacağı meselesinin gündeme geleceğine dikkat çeken Atlıoğlu, “Menbiç’te 70-80 bin kişi yaşıyor, IŞİD’in ani bir saldırısında bu kenti kim koruyacak? IŞİD’in, Fırat nehrinin alt tarafında askeri varlığından söz ediyor, orada Tabka hava üssünü elinde tutuyor. O taraftan gelme ihtimali olabilir. Veya Bab üzerinden bir saldırı olabilir, böyle bir saldırıda kenti kim koruyacak, bu biraz karışık bir mevzu. O yüzden PYD’nin çıkıp çıkmadığını anlamak da zor olacak. ABD ya da PYD ‘Biz çıktık’ dese bile Menbiç’te PYD varlığının sona erdiğini kanıtlamak çok zor olabilir. Çünkü Menbiç ve çevresinde birçok köy var, oralara da çekilme durumu olabilir. Belki kısa bir süre sonra tekrar kenti kontrol altına alabilirler” diye konuştu.

Türkiye’nin önümüzdeki günlerde bu operasyonda nasıl hareket edeceğinin önemli olduğunu vurgulayan Atlıoğlu, “Bu askeri gücü, TSK’ya ait unsurları, tankları geri mi çekecek kısa bir süre sonra, yoksa kalıcı mı olacak? Çünkü şu ana kadar ciddi bir çatışmayla da karşılaşmadı, operasyon çok temiz bir şekilde neredeyse hiç kayıp verilmeden yapıldı. Fakat Suriye’deki çok karmaşık bir çatışma, herkes herkese saldırabilir, herkesin elinde her türlü silah var. TSK unsurlarına yönelik bir saldırı söz konusu olduğunda Türkiye nasıl tepki verecek, bunlar önemli. O yüzden biraz beklemek gerekiyor. Önümüzdeki üç beş gün içinde Türkiye’nin ne yapmak istediği şekillenecek” dedi.

‘TÜRKİYE, SURİYE’DEKİ BÜTÜN AKTÖRLERLE İŞBİRLİĞİ YAPMALI’

Türkiye’nin tek başına Menbiç’e karşı bir operasyona girişmesi durumunda ABD’den tepki alacağını, tek başına Bab’a yönelik bir operasyona yönelmesi durumunda da Rusya’dan ve Suriye’den tepki alacağını söyleyen Atlıoğlu, “O yüzden buradaki askeri hareketliliğini meşrulaştırabilmek için terörizmle mücadele ve Suriye’nin toprak bütünlüğü üzerinden bütün aktörlerle işbirliği halinde gitmesi gerekiyor. Salt askeri güç üzerinden düşünmemek lazım, Rusya, ABD, İran ve Suriye üzerinden ciddi diplomasi trafiği gerekiyor ki bu diplomasi yoluyla belki askeri varlığını orada sürdürebilir veya kendine yönelik eleştirileri sınırlandırabilir” diye konuştu.

Suriye’deki diğer aktörlerin de Cerablus operasyonundan çok şikâyetçi olmadıklarını düşünen Atlıoğlu, “Dün Suriye bir kınama açıklama yaptı. Bu klasik, devletlerin kendi egemenlik sınırlarına yönelik bir eylemde yapacakları bir açıklama. Ben dün Suriye devlet medyasını seyrettim, yapılan açık oturumlarda Türkiye’ye yönelik daha sert bir söylem vardı. Fakat buna rağmen aslında geçen hafta Haseke’deki durum da göz önüne alındığında Esad’ın, Kürtlerin bağımsızlık ya da federal yapı söyleminden rahatsız olduğu görünüyor. İran’ın da benzer bir rahatsızlığı da söz konusu. Rusya biraz daha pragmatik davranıyor ama yine Suriye merkezi hükümetiyle birlikte hareket ettiğini düşünürsek çok fazla tepki göstermez, Türkiye’yle yakınlaşma sürecinin bozulmasını pek istemez. O yüzden Kürtlerin Fırat’ın batısına geçmesi meselesinde bu aktörlerin hepsinin, ABD de dâhil, birlikte hareket etme ihtimalleri yüksek gibi görünüyor” dedi.

Türkiye’nin uzun süredir Suriye’de tampon bölge kurulmasını savunduğunu, ancak bu konuda tek taraflı bir adım atacağını düşünmediğini belirten Atlıoğlu, “Şu anda medyada tampon bölge, burada mültecilerin barındırılması gibi konular çok tartışılıyor. Burada bir tampon bölgenin güvenliğinin sağlanması, orada mültecilerin barındırılması çok kolay bir iş değil. Özellikle ÖSO unsurlarıyla bunu yapmak çok zor” dedi.

‘ÖSO İÇİNDE CİDDİ SIKINTILI GRUPLAR VAR’

ÖSO unsurlarını içinde ciddi ‘sıkıntılı’ grupların bulunduğunu, ÖSO içinde yer alan Nurettin Zengi grubunun, 15 gün önce Halep’te bir Filistinli çocuğun kafasını kestiğini anımsatan Atlıoğlu, “Böyle radikal gruplar da işin içinde var, bunlara çok dikkat etmek gerekiyor. ÖSO unsurları içinde mümkün olduğunca cihatçılara yakın olmayan unsurlardan belki yeniden yapılandırma yapılabilir ama bu da çok kolay bir şey değil” dedi.

‘TÜRKİYE, SURİYE HÜKÜMETİYLE İŞBİRLİĞİ İÇİNDE OLMALI’

Suriye’de Rusya’nın onayını almadan bir tampon bölge kurulmasının mümkün olmadığını dile getiren Atlıoğlu, şöyle devam etti:

“Bunu yapacaksanız hem Rusya ile hem de ABD ile kesin bir şekilde uzlaşmanız gerekiyor; aynı zamanda da askeri kapasitenizin yeterli olması gerekir. TSK’nın kapasitesi bunu yapmaya yetebilir ama bu muhaliflerin kısa bir süre içinde burada bir tampon bölge kurmaları, burayı saldırılara karşı korumaları mümkün değil. ÖSO dediğimiz yapı ve grupların belli bir koordinasyondan yoksun, disipline olarak oldukça kötüler. Tek bir komuta zinciri altında değiller. Türkiye buradan çekildiği anda birbirlerine düşebilirler. İç savaş içinde çıkar çatışmaları kendi aralarında körüklenebilir ki geçmiş 5 yıl içinde bunu çok gördük. Çünkü iç savaşta sadece siyasi problemler de yok, kendinize bir kontrol alanı oluşturduğunuzda oradaki iktisadi sistemden de besleniyorsunuz, haraç alıyorsunuz, vergi alıyorsunuz, yurtdışından gelen silahların paylaşımı, bunların ticareti gibi konular işin içine giriyor. ÖSO gruplarının hepsi bu şekilde hareket edebilir. Disiplinli bir orduya benzemiyorlar. Bunları kullanarak burada ne tampon bölge korunabilir, ne Cerablus korunabilir, ne de Bab’a yönelik bir saldırı düzenlenmesi söz konusu olabilir. Burada güvenliğin sağlanması, Bab’ın kurtarılması ve Kürtlerin Fırat’ın batısına geçmesinin engellenmesinin tek yolu Türkiye’nin buraya ciddi bir askeri varlık koyması yoluyla olur. Tabii bu da Suriye hükümeti ile işbirliği halinde, Rusya, ABD ve İran’la konuşarak ve en önemlisi de Suriye’nin toprak bütünlüğünü dikkate aldıklarını ve bu durumun geçici bir durum olduğunun, işgal gibi bir durumun olmadığının vurgulanması gerekiyor.”

‘TÜRKİYE BÖLGESEL İŞBİRLİĞİNE DAYALI POLİTİKA İZLEMELİ’

Cerablus bölgesinde kurulacak tampon bölgenin Rusya’nın da ‘hoşuna gidebileceğini’ ifade eden Atlıoğlu, “Bu tampon bölge Rusya’nın da şu açıdan hoşuna gidebilir; Rusya Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamasını, giriş çıkışları kontrol altına almasını istiyordu, bu yapıldığı takdirde Rusya bunu kabul edebilir. Suriye de Türkiye’nin samimiyetine inanırsa bunu kabul edebilir. Ama Türkiye’nin iç güvenliği açısından ortaya çıkabilecek tehditlerin çok dikkatli bir şekilde izlenmesi ve engellenmesi gerekiyor. Bunu Türkiye’nin yapabilme kapasitesi var ama çok dikkatli olmak lazım ve bölge ülkeleriyle, Rusya’yla, ABD’yle, İran’la ve özellikle Suriye hükümetiyle işbirliği kesinlikle şart. Bunlar olmadığı takdirde Türkiye’nin daha önceki politikalarındaki gibi tek taraflı bir harekete geçme durumu söz konusu olursa o zaman yine belki bundan üç-beş ay önceki duruma geri döneceğiz. Türkiye bu duruma dönmemeli, bölgesel işbirliğine dayalı bir politika izlemeli, diplomasiyi göz ardı etmemeli” diye konuştu.

‘SİYASİ ÇÖZÜM ARAYIŞLARI TEKRAR BAŞLAYABİLİR’

Atlıoğlu, İdlib ve Halep bölgesinde Nusra Cephesi unsurlarının elindeki bölgelerin, Rusya’nın da desteğiyle Suriye ordusu tarafından kontrol edilmesi durumunda Cerablus ve Bab sınır bölgesinin güvenliğinin ele alınabileceğini kaydederken “Ondan sonra başka bir aşamaya geçilecek. Bunlar yapılabilirse Cenevre görüşmelerinin devamı şeklinde siyasi çözüm bulma arayışları tekrar başlayacaktır. IŞİD’in de gücü sınırlanırsa, Nusra gibi gruplar da temizlenebilirse geriye Suriye hükümeti, Kürtler ve aslında çok da güçlü olmayan ÖSO unsurları kalacak. O zaman masaya oturma şansı olabilir, ya da çatışma başka bir boyuta da taşınabilir” dedi.

‘IŞİD’İN TÜRKİYE’DEKİ HÜCRELERİNE KARŞI MÜCADELE GEREKİYOR’

Suriye’de atılacak her adımın iç politikada da yansımaları olacağını, Türkiye’nin bu konuda da önlemler alması gerektiğini kaydeden Atlıoğlu, “PKK’nın şiddeti arttırması söz konusu olabilir. Yakın zamanda olduğu gibi ülke içinde IŞİD saldırıları olabilir. Bunlara karşı çok tedbirli olmak lazım, özellikle IŞİD’in Türkiye’deki hücrelerine karşı çok ciddi bir mücadele gerekiyor” dedi.

Gözler şimdi El-Bab’da: PYD eğer saldırırsa…

Ajans Haber/25.08.2016

Fırat Kalkanı Harekatı, ilk gününde IŞİD’in Cerablus’tan temizlenmesi ile sonuçlandı. Operasyonun Türkiye için en önemli amacı PYD varlığının ‘Kürt Koridoru’na evrilmesinin önlenmesi olurken, bu harekatın adına da yansıdı.

Türkiye ve koalisyonun Cerablus zaferi ile Fırat’ta olası bir Kürt Koridoru’na kalkan sağlanmış olurken buna karşın PYD’nin olası tutumu merak ediliyor.

PYD, bölgeye saldırı girişiminde bulunur mu, ABD’nin tavrı ne olur,Türkiye ne yapmalı?

Bölgedeki gelişmeleri yukarıdaki sorular ışığında AjansHaber’e değerlendiren Ortadoğu Analisti  Dr. Yasin Atlıoğlu, IŞİD’in Cerablus’tan çekildiği El-Bab’a dikkat çekti. Bu bölgenin önümüzdeki süreci şekillendirebileceğinin altını çizen Atlıoğlu, Cerablus’un ÖSO’ya bırakılmasının büyük bir risk olacağını söyledi.

Dr. Yasin Atlıoğlu, AjansHaber’e şu değerlendirmelerde bulundu:

“İLK AŞAMADA GEREK ASKERİ GEREK DİPLOMATİK ANLAMDA BİR SORUN GÖZÜKMÜYOR”

Operasyonun ilk aşaması bitirildi. Gerek askeri gerek diplomatik olarak bir sorun gözükmüyor. Cerablus’tan da IŞİD militanları ÖSO girmeden önce çekilmişler. El-Bab bölgesine çekildikleri söyleniyor. Buraya kadar her şey normal ama bundan sonra ne olacağı çok önemli…

“CERABLUS ÖSO’YA BIRAKILIRSA YENİDEN İŞGAL EDİLEBİLİR”

Türkiye çekilecek mi? Tanklar, zırhlı araçlar geri çekilecek mi yoksa Menbiç ile El-Bab üzerine bir ilerleme mi yapılacak? Yoksa tampon bölge kurmak için mi çalışılacak? Bunları henüz bilmiyoruz ancak her türlü durumda çeşitli riskler içermesi mümkün. Tamamen çekilirse Türkiye, bu sınırda bir tampon bölge oluşturulsa bile burayı Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) çatısı altında oluşan gruplar (Türkmenler, Nurettin Zengi) koruması zor gözüküyor. Sanırım 1500 civarında silahlı güç sokuldu, bu kadar kişi Cerablus veya sınır bölgesini koruyabilir mi, bu zor gözüküyor.

“AMERİKA’NIN AÇIKLAMALARINA RAĞMEN PYD’NİN TUTUMUNU SAHADA GÖRMEK GEREKİYOR”

Risk çok yüksek. Menbiç bölgesindeki Kürtlerin Fırat’ın doğusuna çekilip çekilmemesi meselesi Amerika’nın açıklamalarına rağmen sahada görmek lazım. Kısa süre içinde PYD, Menbiç’i boşaltıp Doğu’ya çekilecek mi çekilmeyecek mi görmek lazım. Çekilmeme olasılığı daha yüksek gibi gözüküyor. ABD ile PYD arasında da bir görüşme vardır. Çekilmezlerse bundan sonra ne yapacakları da önemli.

“EL-BAB’IN TÜRKİYE VE  ‘KÜRT KORİDORU’ AÇISINDAN ÖNEMİ”

Burada stratejik bir bölge var; El-Bab. Burası IŞİD’in ciddi anlamda güçlü olduğu, eğitim kamplarının, cephaneliklerin olduğu yer. Muhtemelen El-Bab’a yapılacak bir saldırı çok ciddi çatışmalarla sonuçlanacaktır. Burada eğer Kürtler, Batı’ya doğru giderse Kürt Koridoru’nun yeniden kurulma ihtimali de doğabilir. Türkiye’nin bundan sonra yapacağı hamleler bu anlamdan da önemli.

TÜRKİYE YENİ BİR HAREKAT İÇİN DİPLOMATİK ANLAMDA BAZI TAVİZLER VEREBİLİR”

“Bölgede bırakılan ÖSO ile bölgenin korunması ve El-Bab üzerine gidilmesi mümkün değil. Bunu yapacaksanız, Türkiye’nin yapması gereken askeri kararlılık ve ciddi bir diplomasi ile orada asker bırakmak. El-Bab üzerine de bir askeri harekat yapma imkanı olabilir. Bunu yapmak için de Suriye, İran, ABD, Rusya gibi aktörlerin de yine ikna edilmesi gerekiyor.   Diplomatik alanda elini açık tutabilirse, bu o anlamda pazarlıkların bir sonucu olabilir bunu yaparken de başka bir yerden taviz verilebilir.

Çözümün kapısını ‘ortak tehdit’ araladı

Karar Gazetesi/21.08.2016

Niğde Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu ise bir Kürt devletinin kurulması tehlikesinin Türkiye, İran ve merkezi Suriye hükümetini Rusya öncülüğünde bir araya getirdiğini kaydetti. Atlıoğlu, şöyle konuştu: “Rusya’yı bir kenara bırakırsak, İran, Türkiye ve Suriye, üçünün de ortak kaygısı Kürt devletinin oluşması.  Hatta buna Irak’ı da katabiliriz. Irak merkezi hükümeti de belki bu ittifaka bir noktada yardımcı olabilir. Kürt devletinin oluşturabileceği güvenlik tehdidine karşı taraflar, kendi çıkarlarından bazı tavizler vererek bir uzlaşma noktası arıyorlar muhtemelen.”

Suriye’de kartlar yeniden karılıyor

Ajans Haber/21.03.2016

Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin kontrolündeki bölgeler federal sistemin kurulmasını onayladı. Alınan bu kararın bölge için yankıları da büyük olacağa benziyor. IŞİD’le mücadele örtüsü ile hem Amerika’nın hem Rusya’nın sempatisini kazanan Suriyeli Kürtlerin aldığı bu kararın altında yine Rus ve Amerikan desteği olup olmadığı da merak konusu oldu.

Suriye’de atılan her adımın savaşı daha karmaşık bir hale soktuğu bir ortamda verilen Federal sistem kararı zaten arapsaçına dönen durumu kör düğüm edeceğe benziyor çünkü uzmanlar bu kararın Suriye’deki kartların yeniden karılacağı anlamına geldiğini söylüyor.

Suriyeli Kürtlerin aldığı bu kararı AjansHaber’e değerlendiren Niğde Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi Yar. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, Kürtlerin bu kararının Suriye’de safları değiştirip yeni ittifaklar doğurabileceğini söyledi.

Alınan karara ABD ve Rusya desteğini “Ben Kürtlerin neden bu kadar acele ettiğini anlamadım. Herhalde Amerikalıların ve Rusların bir garantisi söz konusu olmalı. Amerika’nın ve Rusya’nın karşı olduğu bir yapılanmanın bölgede hayat bulması zaten mümkün olmaz. Birileri Kürtlere güvence vermiş gibi gözüküyor” sözleriyle ifade eden Atlıoğlu’nun AjansHaber’e yaptığı değerlendirme şu şekilde:

SURİYE’DE KARTLAR YENİDEN KARILIYOR

Suriye’de son günlerde meydana gelen gelişmeler biraz şaşırtıcı bir boyuta gelmeye başladı. Kürtlerin bu kadar erken federasyon ilan edecekleri beklenen bir gelişme değildi. Tabi bir de Rusların askerlerini geri çekme açıklamasından sonra gelmesi oldukça ilginç oldu. Bundan sonraki dönemde Suriye konusunda kartlar yeniden karılıyor gibi görünüyor. Atılan bu adımlar saflar da değişebilir ve hiç umulmadık ittifaklar da ortaya çıkabilir.

RUSYA’NIN BÖLGEDEKİ GELECEĞİ MERAK EDİLİYOR

Rusya’nın ne kadar çekileceği ve bu çekilmeden neyi kastettiği de net değil. Rusya kısmi bir çekilme mi yapacak yoksa bir süre sonra sadece üslerini bırakıp topyekûn bir çekilmemi tasarlıyor bu kısım hala belli değil. Rusya’nın verdiği çekilme kararının hemen ardından tartışılan bir konu var. Suriye merkezi yönetimi ile Ruslar arasında bir uzlaşmazlık olup olmadığı merak ediliyor. Dünya kamuoyu Rusya’nın operasyonları bitirmeden neden bu kadar çabuk çekiliyor sorusunun cevabını arıyor.

FEDERASYON KARARINA RUSYA VE AMERİKA HARİÇ HERKES KARŞI ÇIKIYOR

Benim anladığım kadarıyla İran’da Rusların Suriye’deki varlığından pek memnun değil. Belki bazı konularda beraber hareket ediyor gibi görünseler de İran’ın da bir rahatsızlığı söz konusu. Bu şartlar düşünüldüğünde Suriyeli Kürtlerin attığı bu federasyon adımı safların yeniden şekillenmesine neden olabilir. Bu bölgede bağımsız bir Kürt devletine ya da özerk bir devlete bütün bölge ülkeleri karşı çıkacaktır. Amerika yarım ağız da olsa duruma karşı olduğunu söyledi. Suriye muhalefeti içerisinden de açıklama geldi, onlar da federasyon veya yarı özerk bir yönetim olamaz dediler. Suriye’nin Birleşmiş Milletlerdeki Büyükelçisi Beşir Caferi, o da benzer bir şekilde eğer federasyon ilanı olursa Cenevre görüşmelerini olumsuz etkiler dedi. Türkiye’nin tutumu zaten biliniyor. İran’dan da bir açıklama gelmedi ama onlar da muhtemelen bir rahatsızlık belirtecektir çünkü bu bölgede bir federatif yapı ilan edilmesi ve fiili olarak burada ortaya çıkması Türkiye’yi de İran’ı da Suriye Merkezi Yönetimini de rahatsız edecek, Suriye muhalefetini de rahatsız edecek… Geriye etki aktörlerden Amerika ve Rusya kalıyor.

BU TABLOYU GÖRÜNCE AKLIMA MAHABAT KÜRT DEVLETİ GELİYOR

Bu tabloyu görünce benim aklıma İkinci Dünya savaşında yaşanan bir durum geldi. İngilizlerin İran’ı işgalinden dolayı kurulan bir Mahabad Kürt Cumhuriyeti var. Bu ülkenin sınırlarına bakarsanız neredeyse Suriye’deki gibi sınıra dayanmış bir devlet olduğunu görürsünüz. Mahabat Kürt Cumhuriyeti’nin ömrü de zaten bir yıl falan sürdü. İran Şahı tekrar ordusunu toparlayıp bu ülkeyi ortadan kaldırdı. Bugün yaşadığımız hadise de bu devleti hatırlatıyor. Rusya ve Amerika’nın isteği ile kurulabilecek bir devlet görünümü var.

DÜNYA, SURİYE’DE YENİ İTTİFAKLARA VE YENİ ÇATIŞMALARA HAZIR OLMALI!

Ben Kürtlerin neden bu kadar acele ettiğini anlamadım. Herhalde Amerikalıların ve Rusların bir garantisi söz konusu olmalı. Amerika’nın ve Rusya’nın karşı olduğu bir yapılanmanın bölgede hayat bulması zaten mümkün olmaz. Birileri Kürtlere güvence vermiş gibi gözüküyor. Tekrar değinilmesi gereken bir durum var ki; böylesi bir adım bölgedeki bütün dengeleri alt üst eder, yeni ittifaklar doğurur yeni çatışmaları ortaya çıkar. Suriye içerisinde beklenmedik ittifaklara ve çatışmalara hazırlıklı olmak lazım.

“Olası PYD devletine karşı Türkiye-İran ittifakı ortaya çıkabilir”

Ajans Haber/12.02.2016

Rusya ile ABD’nin PYD ortaklığı iddialarını AjansHaber’e değerlendiren Ortadoğu Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, “Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahalesi çok önemli bir kırılma noktası oldu. PYD de işin içine girdi. ABD’nin PYD konusundaki tavrına baktığımız zaman geçen seneden beri çok fazla bir değişim yok. ABD açık açık PYD’ye destek verdiğini gösteriyor. Suriye’de özerk bir Kürt yapının kurulması durumu sadece Türkiye’yi etkilemeyecek, İran’ı da etkileyecektir. İran da içinde ciddi bir Kürt nüfusu barındıran bir ülke, İran’ın da buna çok sıcak bakacağını zannetmiyorum. İlerleyen süreçte Türkiye ile İran arasında bir ortaklık gelişebilir.” dedi.

“ABD, PYD’YE GEÇEN SENEDEN BERİ DESTEK VERİYOR”

Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahalesi çok önemli bir kırılma noktası oldu. Rusya’nın müdahalesiyle rejim güçleri birçok alanda ilerlemeler sağladı. Rus uçağının düşürülmesinden sonra özellikle ocak ayında farklı bölgeler ilerlemelerini sağladı. PYD de işin içine girdi. ABD, PYD’ye geçen seneden beri destek veriyor.

PYD öncülüğündeki bu silahlı örgütlere ABD karadan destek sağlayan güç konumunda.  Savaşın durumu oldukça karmaşık, Türkiye ile Rusya arasındaki krizden sonra Rusya da açıkça PYD’ye destek veriyor. Moskova’da PYD ofisi açıldı. Rusya aynı zamanda PYD’nin ilerlemesinde havadan destek veriyor. Halep’in üzerindeki koridor da bayağı daraldı.

“TÜRKİYE, PYD KONUSUNDA YALNIZ BIRAKILDI”

Türkiye’nin tedirginliği PYD’nin Fırat’ın batısına geçtikten sonra Cerablus üzerinden Afrin’e kadar bağlantı sağlama ihtimalidir. Son günlerdeki gelişmelere baktığımızda Türkiye PYD konusunda yalnız bırakılmış gibi gözüküyor. ABD ile Türkiye’nin PYD konusunda anlaşamadıkları açık. Türkiye tarafından gelen sert açıklamalara karşı ABD de desteğe devam edeceklerini beyan ediyorlar.

“TÜRKİYE’NİN KARA HAREKÂTI YAPMASI DÜŞÜK İHTİMAL”

Türkiye’nin Suudi Arabistan ile askeri bir müdahale yapacağı iddiaları çok konuşuluyor. Türkiye’nin askeri müdahalesi kısa vadede zor gözüküyor. Rusların, Türkiye’ye bir operasyon yapacağına ilişkin açıklamalar vardı. Türkiye’nin Cerablus sınırında mayın temizliği yaptığı biliniyor fakat bu bir askeri harekâtın işareti midir veya ABD olur demeden Türkiye böyle bir harekâta girişir mi? Bir taraftan PKK terör örgütünün faaliyetleriyle mücadele ediliyor. Hem içeride PKK ile mücadele devam ederken hem dışarıda bir askeri müdahale gerçekleşir mi? Ben bu ihtimalin çok düşük olduğunu düşünüyorum.

“CENEVRE’DEN ANLAŞMA ÇIKABİLİR”

Cenevre’de de bir takım istekler var. Muhaliflerin ateşkes talebi vardı ve Ruslar bu konuda olumlu bazı bilgiler vermişler. 1 Mart’ta ateşkes yapıldıktan sonra görüşmelerin devam etmesi konusunda bir anlaşma olabilir.

“ABD, TÜRKİYE’Yİ YOK SAYAMAZ”

ABD’nin Türkiye’yi bölgede yok sayması mümkün gözükmüyor. Türkiye NATO üyesi bir ülke aynı zamanda bölgede güvenebileceği ülkelerin başında geliyor, ABD açısından stratejik önemi oldukça yüksek. PYD konusundaki tavrına baktığımız zaman geçen seneden beri çok fazla bir değişim yok. ABD açık açık PYD’ye destek verdiğini gösteriyor.  ABD olaya ‘IŞİD’le mücadele eden herkes meşrudur’ şeklinde yaklaşıyor. Uluslararası kamuoyunda da aynı yaklaşım var.

Suriye ordusu ya da PYD, Halep’in kuzeyini tamamen kontrol altına alırsa muhaliflerin büyük bir kısmının tasfiye olması söz konusu olabilir. O zaman geriye PYD, IŞİD, Suriye ordusu ve Ruslar kalıyor. Bu noktadan sonra Suriye ile Kürtler arasında neler olabilir? Özerklik, özyönetim gibi ifadeler konuşuluyor ama Suriye yönetiminin bir özerklik verebileceğini zannetmiyorum. Bunun farklı yansımaları söz konusu olabilir. Suriye’de Esad kalırsa, Kürtlere özerklik verirse, diğer bölgelerden de özerklik isteyenler olacaktır.

“TÜRKİYE İLE İRAN ARASINDA ORTAKLIK OLABİLİR”

Suriye’de İran faktörünü de unutmamak lazım.  Burada özerk bir Kürt yapının kurulması durumunda sadece Türkiye’yi etkilemeyecek, İran’ı da etkileyecektir. İran da içinde ciddi bir Kürt nüfusu barındıran bir ülke, İran’ın buna çok sıcak bakacağını zannetmiyorum. İlerleyen süreçte Türkiye ile İran arasında bir ortaklık gelişebilir. Kuzey Suriye’ye odaklanıyoruz ama Irak’ta Barzani önderliğinde bağımsız Kürt devletinin olması daha yakın görünüyor.

Ankara Cenevre pokerinde kazandı, ya sonra?

Tülin Daloğlu-DW Türkçe/29.01.2016

Meseleye Suriye’nin toprak bütünlüğü olarak bakıldığında ise durum farklı. Niğde Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim görevlilerinden Yasin Atlıoğlu’nun da hatırlattığı gibi 2011 öncesinde Türkiye, Suriye ve İran ile birlikte PKK’ya karşı ortak bir mücadele vermekteydi. Öyle ki Lübnan güvenlik güçleri PKK’ya karşı operasyonlar dahi yapmıştı.

PYD, İŞİD’e karşı verdiği mücadele ile bugün kanlı bir sahanın ‘kazananı’ olarak gözükse de ve bu mücadele sürecinde aldığı ivme ile hakim olduğu Türkiye-Suriye sınırında ‘kanton’ bir bölge kurduğunu ilan etmiş olsa da, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve devletin idari yapısını etkileyecek gelişmeler sadece Türkiye’nin sorunu değildir. Akan kanın durması için uluslararası kamuoyunun, PYD’nin, kazanımlarını onaması da şart değildir.

“Bunu meşrulaştıran İŞİD. İŞİD’i denklemden alınca, Kürtlerin buradaki askeri ve siyasi yapılarını meşrulaştıracak bir şey yok,” diyor Atlıoğlu. “Nedir bunları meşru kılan? O topraklarda aynı zamanda yoğun bir Arap nüfusu var, Hıristiyan var. Buradaki insanlar nasıl kabul eder; bundan gerçekten demokratik bir yapı, sürdürülebilir bir barış çıkar mı!”

…Atlıoğlu, Türkiye’nin böyle bir toplantıya PYD yüzünden katılmayacak olma olasılığını değerlendirirken, “Geriye Suriye’nin toprak bütünlüğü bölünmesin diye dua etmekten başka yol kalmazdı,” diyor.

‘Moskova ziyareti Rusya’nın Esad’dan vazgeçmediğinin göstergesi’

Sputnik News/21.10.2015

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın 2011’de ülkesindeki çatışmaların başlamasının ardından ilk kez yurtdışına çıkarak Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Putin’le görüşmesi Türkiye’de de yankı bulurken, uzmanlar ziyareti “Rusya’nın Esad’dan vazgeçmediğinin göstergesi” olarak yorumladı.

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ortadoğu uzmanlarından Yar. Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, Rusya’nın geçiş süreci sonunda Esad’ın gitmesini isteyeceğini düşünmediğini ifade ederek “Rusya’nın Esad’dan vazgeçmesi için onun ayarında birinin getirilmesi lazım. Esad’a rakip olabilecek kimseyi göremiyorum hükümet içinde. Muhaliflerden birini devlet başkanı yapmaları şu anda zor. Rusya iki senedir barış görüşmeleri için uğraşıyor, her zaman Batılılar bunu engellemek için ‘Esad gitsin’ gibi ya da başka şartlar ileri sürdüler. Ama şu anda Rusya’nın askeri müdahalesi, barış görüşmelerinde Rusya’yı biraz daha avantajlı çıkartacak diye düşünüyorum” dedi.

‘TÜRKİYE BAŞ AKTÖR ROLÜNÜ KAYBETTİ’

Atlıoğlu, Sputnik’e yaptığı değerlendirmede Rusya’nın askeri operasyonlara başlamasının, Suriye’deki dengelerde bir değişime yol açacağını, bu yıl sonuna kadar Rus hava operasyonları ve Suriye ordusunun karadan ilerlemesiyle özellikle İdlib ve Halep’te istenen başarı sağlanabilirse Rusya ile ABD arasında Suriye konusunda bir uzlaşmanın ortaya çıkmasının mümkün olduğunu belirtti.

Türkiye’nin Esad’ın içinde olduğu geçiş sürecine şartlı da olsa destek verme kararında bu gelişmelerin etkili olmuş olabileceğini kaydeden Atlıoğlu, “Türkiye aslında Suriye’deki oyunda birinci aktör konumunu uzun bir süre önce kaybetti. Benim tahminim, Rusya ile ABD arasında bir uzlaşı, muhaliflerle yönetimin masaya oturtulmasına yol açabilir. Esad’ın sahadaki hakimiyeti sağladıktan sonra iktidarı bırakıp bırakmayacağı da muallakta, Rusya’nın burada etkili olacağını düşünüyorum” diye konuştu.

‘RUSYA İLE ABD UZLAŞIRSA TÜRKİYE BUNA UYMAK ZORUNDA KALIR’

Rusya ile ABD arasında bir uzlaşma sağlanması durumunda Türkiye’nin de bu uzlaşma çerçevesinde bir karar vermek zorunda kalacağını belirten Atlıoğlu, “Bu yumuşamanın nedeni o gibi görünüyor. Zaten bu daha önce yapılması gereken bir yumuşamaydı. İki sene önce bunlar yapılsaydı olaylar bu düzeye gelmeyebilirdi” dedi.

Suriye’deki savaşta Esad’ın son dönemde askeri açıdan bazı kayıpları olmasına rağmen hala ordu ve devlet üzerindeki hakimiyetini koruduğunu dile getiren Atlıoğlu, “Dört yıllık bir mücadelenin sonunda Esad’ın bir milli kahraman olarak da algılanma ihtimali yüksek Suriye içinde. Türkiye’nin dediği gibi altı ayda geçiş hükümeti, ondan sonra Esad’ın tamamen bırakması çok mümkün görünmüyor” ifadesini kullandı.

‘RUSYA İLE ABD ARASINDAKİ GÖRÜŞMELER ÖNEMLİ’

Geçiş süreci ve Esad’ın geleceği konusunda Rusya ile ABD arasındaki görüşmelerin önemli olacağını vurgulayan Atlıoğlu, şöyle konuştu:

“Bu geçiş hükümetinde kimlere görev verilecek, muhaliflerden kimler temsil edilecek, Baas Partisi üyelerinin oranı ne olacak, yeni anayasa nasıl hazırlanacak, devlet başkanlığı nasıl tanımlanacak, parlamenter sistem mi olacak, başkanlık sistemi devam mı edecek, bunlar önemli. Benim kişisel görüşüme göre, görev süresinin bitimine kadar Esad’ın kalması, belki yeni anayasada devlet başkanının görevlerinin sınırlandırılması söz konusu olabilir. Şu anki geniş yetkilerle donatılmış devlet başkanının yerine yetkileri sınırlandırılmış, kabinenin daha güçlendirildiği, başbakanın biraz daha ön plana çıktığı anayasal model söz konusu olabilir ama bunlar öncelikli olarak Rusya ve ABD arasındaki pazarlıkların sonuçlanması ve Esad’ın da bu konuda ne düşüneceğine bağlı.”

‘ALTI AY SONUNDA ESAD’IN GİTMESİ MÜMKÜN GÖRÜNMÜYOR’

Rusya’nın hava operasyonu desteğiyle Suriye ordusunun Halep ve çevresini kontrol altına alması durumunda geçiş hükümeti planlamasının hızlanacağını söyleyen Atlıoğlu, “Ama basında çıktığı gibi altı aylık geçiş süreci, sonrasında Esad’ın gitmesi çok da mümkün görünmüyor” dedi.

Esad’ın Suriye Devlet Başkanlığı’nı bırakmak istemeyeceğini kaydeden Atlıoğlu, “Dört-beş yıllık bir çatışmanın sonunda avantajlı bir konumda hissediyor kendini. Ona razı etmek, Baas’ın alt kadrolarını bunun kabul etmesi çok mümkün gözükmüyor. Rusya’nın da bunu çok isteyeceğini zannetmiyorum. Masada bunlar tartışılacaktır, karşılıklı tavizler verilerek bir uzlaşma sağlanırsa bir geçiş hükümeti olabilir. Ama önümüzdeki 2-3 aylık süreç içindeki askeri operasyonların sonuçlarına da bakmak gerekiyor” diye konuştu.

Turkey finally designates Jabhat al-Nusra a terrorist group

 By: Tulin Daloglu for Al-Monitor Turkey Pulse-05/06/2014

This is just one example of Turkey not complying with UN decisions, but since then, Turkey has come under international inquiry for its support of these radical groups fighting in Syria. “Moreover, Turkey chose to stay silent about many developments in the Kurdish-held parts of Syria. The Turkish side perceived the PYD’s [Democratic Union Party] political and military establishment adjacent to its border as a threat to its domestic security,” Yasin Atlioglu of Nigde University, an expert on Syria, told Al-Monitor. “The armed wing of the PYD, the YPG’s [People’s Protection Units] joint declaration with the Islamic Front — and therefore al-Nusra — that they bring their forces together to fight against the Islamic State of Iraq and al-Sham, led to serious shifts on the alliances in the field.”

It is not clear how Turkey is going to act upon this decision. “There are so many Islamic civil movements in Turkey recruiting people for jihad. If Turkish authorities carry an operation against them, or if they freeze the assets and bank accounts of those who are affiliated with al-Nusra in Turkey, carry out arrests and take some serious measures on border security, then this decision will mean something,” Atlioglu said. “Without it, it only looks like an effort to better Turkey’s image in the international arena.”

Davutoglu defends Syria policy

 By: Tulin Daloglu for Al-Monitor Turkey Pulse- 26/03/2014

The Syrian MİG-23 was shot down near the Syrian border town of Kassab when it violated Turkish airspace by 1 kilometer (0.6 miles). “It is highly likely that those radical Islamic groups, like Jabhat al-Nusra and others, entered Syria through Turkey to take control of Kassab, very close to the Turkish border,” Yasin Atlioglu, an assistant professor at Nigde University who specializes in Syrian affairs, told Al-Monitor. “The Syrian army and the local militia fired back at these radical groups. The Syrian regime and Armenian publications directly blamed Turkey for these radical groups’ attack on Kassab. While Turkey may become the target of the Islamic State of Iraq and al-Sham (ISIS), it is also, on the other hand, helping facilitate the attacks of these radical groups at the border.”

What is Turkey’s Role In Syria’s Islamic Opposition?

 By: Tulin Daloglu for Al-Monitor Turkey Pulse- 27/09/2013

Yasin Atlioglu, an assistant professor at the international relations department of Nigde University and an expert on Syria who lived there for a couple of years, concurs. “The field has become too complicated to make a sense of these news reports in an instant. It would be best to wait a little more to have a clear view of what this statement really stands for,” he told Al-Monitor in a telephone interview. “There have been, at least, 50 suicide attacks carried out by these groups. How did these jihadists come to Syria? One sincerely needs to question the role that Turkey played in it.”

…While admitting that it is not easy to find the winning policy to fix the situation in Syria right now, Atlioglu told Al-Monitor, “I’ve already stated this from the beginning. If this issue were to be resolved within the first six months of the unrest in the country, there would be a hope to resolve this in a peaceful way. Right now. there is no clean exit from this conflict. But there is one thing for sure. I am talking to Syrians inside the country, and they are scared of all possibilities that may even bring the Muslim Brotherhood into power.”

He explained the reason: “Syrians are by and large secular people. They feel trapped thinking about their survival in the civil war and the rise of Islamists. Once Bashar al-Assad falls from power, it’s not clear to people what they are to do.”

Experts in Turkey Differ on Syria Policy

By: Tulin Daloglu for Al-Monitor Turkey Pulse- 28/08/2013 DSCN2817

…Yasin Atlioglu of Nigde University, who lived in Syria for years, questioned Turkey’s perception of the Arab Spring. “Turkey did not actually have a strong reaction in the beginning when events started to erupt, but then we were somehow misled,” Atlioglu said. “Turkey declared a policy of regime change without actually having the tools and means to actually carry this out. It completely opened its borders to people without any control. No one knew who was passing through these borders, and that, in a way, encouraged the passage of radical Islamist groups into Syria. If Turkey had stayed neutral, the events would not have escalated to this level. Assad had actually delivered long-promised reforms in the first six months [after the events started]. This conflict could have been resolved differently.”

…Atlioglu argued that if the aim is to really bring the parties to the table in Geneva for a political solution, there needs to be a way to deter radical Islamist groups, like al-Qaeda-affiliated Jabhat al-Nusra.

“Many considered the Assad regime an Alawite regime, as if isolating the other sects and ethnic groups. The reality, though, is that it’s a coalition regime, where the Assad family controls the power. People, however, now see that those radical groups are even more horrifying. And this increased support for the Assad regime,” he said. “With a potential strike, though, there could be a situation similar to the 1975 Lebanon civil war that could last many years in Syria, as well.”

Turkey establishes joint working group for Syria crisis

By Alakbar Raufoglu for SES Türkiye — 17/08/12

…Yasin Atlioglu, a Syria analyst at the Istanbul-based Turkish Asian Centre for Strategic Studies, told SES Türkiye the real question is what will emerge when the fighting ends.

“Ankara’s nightmare scenario is the possibility of a Kurdish state in Syria, which is getting more real every day,” he said, referring recent gains of the Syrian Kurds in controlling the largely Kurdish populated northeast of the country…

As violence escalates, Syria conflict gains new dimensions

By Alakbar Raufoglu for SES Türkiye — 14/06/12

…Yasin Atlioglu, a Syria analyst at the Turkish Asian Centre for Strategic Studies, said the change in leadership gives Turkey more avenues to deepen its co-operation with the opposition.

“The change is of significant importance for the SNC’s image,” Atlioglu said, noting that the SNC has been viewed as a largely Sunni Arab and Muslim Brotherhood dominated group.

Turkey’s support for the SNC left it subject to accusations it has supported only Sunni Arab and Islamic groups within the Syrian opposition.

“Sayda might also get support from Syria’s Kurdish-dominated areas as well,” Atlioglu added…

Turkey stands against arms shipments to Syria

By Alakbar Raufoglu for SES Turkiye — 08/02/12

…”Turkey has previously intercepted several arms shipments from Iran to Syria,” says Yasin Atlioglu, a Syria analyst at the Istanbul-based Turkish Asian Centre for Strategic Studies.

He notes that Tehran and Damascus have enjoyed a close military alliance, in part because the Assad regime has supported Iran’s attempts to arm the Lebanese Shia Hezbollah in neighbouring Lebanon.

Atlioglu says Assad may not need Iranian weapons himself, but that the regime tries to remain a regional power and supporter of Iran’s policies by playing the Hezbollah card.

“In recent years we see that Russia appears upfront as an arms supplier of Syria,” he adds…

Events in Syria ‘threaten Turkey, Iran and Azerbaijan’- News.Az

Mon 24 October 2011

News.Az interviews Yasin Atlioglu, Turkish political scientist.

What has caused Turkey’s political activeness around events in Syria and Lebanon?

The processes that started in early 2011, called ‘Arab spring’ in the West have fully frustrated the Turkey’s policy in the region. In the light of actions by world superpowers, particularly, the United States and their western allies, Turkey has come to the state of observer over the processes in the Middle East. This deteriorated its relations with Syria, Iran and Russia with whom it had good relations just seven months ago.

All the same, permission by Ankara to place radar station in Turkey under pressure of the US government on the early prevention of the missile threat caused a great outrage in the region headed by Iran and Russia.

Several observers believe that in case Turkey fails the policy in Lebanon and Syria, it will lose its influence in the Arab world. Do you agree?

I fully share this opinion. The pro-western foreign political strategy of Turkey over the past months has already started to cause damage to its influence in the Arab world. The image of Turkish Premier Recep Tayyip Erdogan as charismatic leader, who has the influence in the Arab world, is being exaggerated by progovernmental mass media of Turkey. The recent judgments about the use of elements of neo-Ottomanism in the foreign policy of Turkey caused negative attitude of the Middle East. All the same, the actions by Turkey, as a Sunni country in the region, will influence strained relations between the religious trends, particularly between Sunnis and Shias and thus will have a negative influence on strengthening regional security.  One of the main factors that promoted growth of Turkey’s influence in the Middle East was the equal attitude of the Turkish government to all religious minorities, as well as the striving to the resolution of conflicts from the position of the neutral side.

Disavowal of this policy by Turkey in early 2011 and the actions of the Turkish government in the region as the executer of the western policies and the Turkish representative’s action as an executer of western policies will pave the way to the quick loss of influence by Turkey. Anti-Israeli statements of Erdogan and intervention with Arab countries just raised his influence in the society.

Turkey demands support of Azerbaijan to its policy against Israel. Will it be right for Ankara to demand the same position in relation to Syria?

Turkey and Azerbaijan are fraternal countries. Both states have more advantages in the development of political and economic relations, and joint addressing of the challenges they face in the international arena. The depth of historical and cultural relations encourages the Government of Azerbaijan and Turkey to an alliance. However, please note that these two countries have different foreign policies. An example may be that Azerbaijan gives priority to relations with Turkey and Russia. During the development of the Turkish-Russian relations, the relationship of these three states, ie Russia, Azerbaijan and Turkey, become stable.

But Azerbaijan’s relations with Russia are based on its own foreign policy interests of Baku. Therefore, if Azerbaijan part should not force Turkey to carry out the pro-Russian policy,  Turkey should not expect from Azerbaijan to support it against Israel and Syria.

The transformation of the radical Islamist uprising in Syria in the civil war will affect security in the region. The collapse of state structures and chaos in Syria would have a direct impact on the internal stability and security of Turkey, Iran and Azerbaijan.

Azerbaijani officials, providing full support to Turkey in the implementation of projects that affect the development and prosperity in the region, should distance from the uncertain and adventurous foreign policy pursued by the Turkish government in the region.

Can Azerbaijan tolerate worsening relations with Syria where it has normal ties?

Azerbaijan’s foreign policy towards Syria for a number of political and economic reasons, has limited capabilities. In this regard, Syria can seem not so important country to Azerbaijan. But, as I said, the potential political and military crisis in Syria at first can affect the security and economic interests of Turkey and Iran, and then Azerbaijan.

Recently, Turkish Energy Minister Taner Yildiz stated possibility of termination of deliveries of Azerbaijani gas to Syria via Turkey. It is clear that the breach of security in the region cannot be about preserving the economic and commercial activities The statement of the Turkish Energy Minister Yildiz coincided with the political rhetoric of the Turkish government against Syria. Therefore, it becomes apparent that the processes around Turkey and Azerbaijan have a direct impact on them. Unless Turkey, Azerbaijan, Iran, Russia and Syria deepen mutually beneficial political and economic relations, it would be impossible to achieve prosperity and peace in the region. The increase of tension and competition among these five countries will serve the US and European influence in the region.

N.H.

News.Az

Turkey-Syria: why are the refugees going home?

By Alakbar Raufoglu for Southeast European Times – 16/07/11

…Middle East analyst and blogger Yasin Atlioglu raises another point. He says it wasn’t clear to Turkish society from the very beginning who the Syrian refugees escaped from. Was it the government repression, or opposition unrest?

Back in Damascus, the government insisted that the armed opposition is behind the refugee flow and attacks on government security forces. The opposition, in turn, says divisions within the Syrian army are to blame for the deaths among the security forces.

“The refugees who came to Hatay explained to the Syrian opposition similar tales [of divisions within the army] … The Syrian government invited the international media and observers in an attempt to prove its accusations. And that’s how the propaganda struggle started with Turkey at its center.”

From a political point of view, Atlioglu writes, Turkey failed to react to the Syrian crisis clearly at the outset, and this ruined bilateral relations…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s