Yasin Atlıoğlu/ 9 Temmuz 2009

İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres, 6 Temmuz’da Almanya Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier’in İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında, Suriye ile barış müzakereleri ve Golan Tepeleri’nin geri verilmesi konularında açıklamalarda bulundu. Perez, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın stratejik bir seçim yapmak zorunda olduğu ve bir taraftan İran ve Hizbullah ile bağlarını sürdürürken İsrail’den toprak ödünleri almasının hiçbir şekilde mümkün olmadığını söyledi. Aslında Perez’in açıklaması, Suriye ile barış müzakereleri konusunda diğer İsrailli yetkililerin yaptığı açıklamalarından çok da farklılık arz etmemektedir. Perez, Golan’daki İsrail işgalini ülkesinin beka ve güvenlik sorunlarıyla açıklamaya ve meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

Oysaki Golan Tepeleri’nde 1967’de başlayan İsrail işgali, uluslararası hukuku ve adaleti yok sayan, bölgedeki çatışmacı statükonun sürmesine hizmet eden ve muhtemelen yakın gelecekte çıkabilecek bölgesel bir Arap-İsrail savaşını kışkırtan bölgenin en önemli birkaç meselesinden biridir. Golan’daki İsrail işgali meselesi çözülmedikçe Orta Doğu’ya kalıcı ve adil bir barışın gelmesi imkânsızdır. Bu bağlamda İsrail’in uzun süreli işgaline maruz kalan ve bölgedeki tarihsel, dinsel, siyasi, ekonomik ve askeri mücadelelerin bir parçası olan Golan Tepeleri meselesini 5 soru üzerinden değerlendirmeye çalışalım.


1) Golan Tepeleri neresidir?
Arapça’da Cevlan, İbranice’de Ramat Ha-Golan, İngilizce’de Golan Heights denilen Golan, Suriye’nin güneybatı ucunda plato ve dağlardan oluşan bir bölgedir. Golan Tepeleri, Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün arasında kalan önemli bir stratejik konuma sahiptir. Kuzeyde Hebron Dağı (yüksekliği 2.814 m.) ile güneyde Yermuk Nehri (yaklaşık deniz seviyesinde), batıda Şeria Nehri ve Taberiye Gölü ile doğuda Yermuk Nehri’nin bir parçası olan Vadiü’r-Rukkad arasında kalan Golan bölgesi 1.800 kilometrekare bir alanı kapsamaktadır. Kuzeybatıda Golan- Lübnan sınırında yer alan ve siyasi olarak kime ait olduğu tartışmalı olan Şeba Çiftlikleri de Golan’ın coğrafi sınırları içinde sayılabilir.

Şeba Çiflikleri’nin olduğu gibi Golan’ın da coğrafi ve siyasi sınırları oldukça farklılık arz etmektedir. Yaklaşık son yüz yıl içerisinde Golan’ın siyasi sınırları bölgedeki çatışmalara paralel olarak oldukça değişti ve belirsizleşti. Golan, Osmanlı Devleti’nin sona ermesinin ardından Fransız Manda yönetimi altına giren Suriye’nin sınırları içinde kaldı. 1941’de bölgeyi tam denetimine alan Suriye, 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında da Hula Vadisi, Taberiye Gölü ve Yukarı Şeria Vadisi’ni ele geçirdi.

Golan’ın siyasi, ekonomik ve demografik yapısında radikal bir değişim yaratan gelişme, 1967’deki Arap-İsrail Savaşı (Altı Gün Savaşı)’dır. Bu savaş sırasında İsrail, Suriye’den Golan Tepeleri’ni alarak bölgenin son 42 yıllık siyasi sınırlarını şekillendirdi. 1967’de İsrail’in Golan’la birlikte işgal ettiği diğer bir bölge de Golan’ın Lübnan sınırındaki Şeba Çiftlikleri oldu. Suriye, 1973 Yom Kipur Savaşı’nda Kuneytra’yı geri aldı, fakat İsrail birlikleri geri çekilirken Kuneytra’ya büyük zarar verdi ve şehir bir harabeye dönüştü.

31 Mayıs 1974 Antlaşması’yla belirlenen ateşkes hattı ise günümüze kadar Suriye ile İsrail arasındaki sınırı oluşturmaktadır. Anlaşmanın ardından BM Güvenlik Konseyi’nin 350 sayılı kararı gereği, 80 km uzunluğundaki dar ateşkes hattını denetlemek için Birleşmiş Milletler Ateşkesi Gözlem Gücü (UNDOF) bölgeye gönderildi.

İsrail 1967’de Golan’ı işgal ettiğinde bölgede yaklaşık 100 bin Suriyeli (Arap, Çerkes ve Dürzî) yaşıyordu. Günümüzde ise Golan’da yaklaşık 20 bin Dürzî ve 20 bin Yahudi olmak üzere 40 bin kişi yaşadığı tahmin ediliyor. İsrail, işgal döneminde bölgeye 30’dan fazla yeni Yahudi yerleşimi kurmuştur.

2) Golan krizinin uluslararası yansımaları ve İsrail’in tutumu nedir?
1967’de Golan Tepeleri’nde başlayan İsrail işgali, Soğuk Savaş’ın hâkim olduğu uluslararası sistemde kısa sürede çok taraflı uluslararası bir kriz alanına haline geldi. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, 4 Haziran 1967’den sonra İsrail’in işgal ettiği toprakları boşaltmasını öngören 242 ve 338 sayılı kararlarını aldı. BM’in 1967 tarihli 242 sayılı kararı, İsrail’in işgal ettiği topraklardan çıkarılmasını öngörmekte, 1973 tarihli 338 nolu kararı ise 242 sayılı karara atıfta bulunarak tarafları barış görüşmelerine çağırmaktadır. Yaptırım gücünden yoksun olan bu kararlar ve büyük güçlerin bu kararları uygulatma adına isteksizlikleri, İsrail işgalinin süresini uzatan öncelikli nedenler arasında yer alır. Geçen 42 yılda Golan’daki krize birçok uluslararası aktör müdahil oldu, fakat İsrail işgali ile oluşan statükonun değişmesi adına çabalar ve girişimler bir türlü başarıya ulaştırılamadı.

İsrail ise Golan’daki işgalini meşrulaştırmak için zaman zaman kendi güvenlik sorunlarıyla işgal arasında bağlantı kurmayı ve fırsat bulduğunda bölgedeki askeri, ekonomik ve demografik yapıyı -gerektiğinde cebir kullanarak- kendi lehine çevirmeyi tercih etmektedir. Ayrıca İsrail’in, Golan’daki işgali uluslararası alanda sık tartışılmayan bir mesele haline getirip zamana yayması, Golan meselesini Orta Doğu’nun diğer krizlerinin gölgesinde bıraktı.

İsrail’in işgal yıllarında Golan’da uyguladığı nüfus politikaları, bölgedeki yayılmacı, tek taraflı ve hırslı dış politika yaklaşımlarının en somut göstergesidir. İsrail, 1967’den itibaren bölgede Yahudi yerleşimleri kurmaya başladı. Haziran 1967’de ilk Yahudi yerleşimi olan Kibbutz Merom Golan kuruldu. 1970’te, Golan’daki Yahudi yerleşimlerinin sayısı 12’ye ulaşırken 2000’li yıllarda bu sayı 30’u geçti.

1967’den 1981’e kadar İsrail askeri yönetimi altında kalan Golan, 1981’de Knesset’in işgali onaylamasıyla İsrail yasalarının uygulandığı bir yer haline geldi. İsrailli yetkililer, ilhak sözcüğünü asla kullanmasa da İsrail’in bu hamlesi aleni bir şekilde Golan’ın İsrail’e ilhakı anlamına gelmektedir. Ayrıca Golan’daki Arap ve Çerkes yerleşimlerini ve bölgenin başkenti olan Kuneytra’yi yerle bir eden İsrail Ordusu, 140 bin civarında Arap ve Çerkes’in bölgeyi terk etmesine neden oldu.

Şu anda Golan’da 30’dan fazla Yahudi yerleşimi ve 4 Dürzî köyü bulunmaktadır. İsrail’in uyguladığı siyasi ve sosyo-ekonomik ayrımcılık ve baskı politikası altında yaşayan Golan Dürzîleri, Suriye’nin bölgeye yönelik politikalarına tam destek vermekte ve zaman zaman yaptıkları gösterilerle İsrail işgaline tepki göstermektedir.

3) Golan’ın tarihsel ve stratejik önemi nedir?
Jeopolitik konumu, sahip olduğu verimli topraklar ve su kaynakları, Golan’ı Suriye ve İsrail için stratejik öneme sahip bir yer haline getirmektedir. Golan, İsrail’in güvenliği için Suriye’ye karşı doğal bir tampon bölge oluşturmakla birlikte Şeria Nehri’yle birlikte İsrail’in en önemli su kaynaklarından biridir. Suriye için de Golan’ın en önemli yanı, bölgenin güvenlik ve su kaynakları açısından stratejik önemidir. Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından işgal altında tutulması, Suriye’de, hem yönetim hem de halk düzeyinde, meseleye ulusal bir nitelik kazandırmaktadır.

Golan’ın İsrail’i ilgilendiren diğer bir yönüyse tarihi ve dini değeridir. Yahudi kutsal kitabında Golan’a yapılan atıflar pek çok dinci Yahudi’nin gözünde Golan’ı kutsallaştırmakta ve Büyük İsrail’in vazgeçilmez bir parçası olarak görmelerine neden olmaktadır. Bu durum çoğu zaman İsrail iç politikasında Golan konusunda uzlaşılmaz tartışmaların yolunu açmaktadır.

İsrail’in, Golan’ı işgal altında tutarken kendini meşrulaştırma çabalarında kullandığı neden, her zaman ki gibi çevresindeki Arap ülkelerine karşı duyduğu güvenlik kaygılarıdır. Golan işgaliyle Şam’ın 60 km yakınına askeri olarak konumlanan ve stratejik ve taktik üstünlük sağlayan İsrail, Suriye’nin askeri ve siyasi manevra alanını oldukça sınırlandırmaktadır. Suriye yönetimi ve halkı, Golan’daki İsrail askeri varlığından duydukları tedirginliği sürekli üzerlerinde hissetmektedir. Bu psikolojik ve askeri üstünlük ve Golan’ın askeri bir tampon bölge olarak kullanılması, İsrail’in Suriye’ye karşı duyduğu güvenlik kaygılarını oldukça alt düzeye indirgemektedir.

4) Suriye Golan Meselesi’ni Savaşla Çözebilir mi?
Golan’ın 1967’de İsrail tarafından işgalinden bu yana Suriye’nin bölgeyi geri almak için yaptığı tek ciddi askeri girişim, 1973’teki Yom Kipur Savaşı’dır. Suriye, bu savaşta Kuneytra’yı savaştan harabe haline gelmiş bir şehir olarak geri alabildi. Suriye Ordusu’nun en güçlü göründüğü 1970’lerden sonra Suriye, İsrail’le doğrudan bir silahlı çatışmayı göz alamadı. Tabi ki kendi silah sanayisine sahip İsrail’le tek başına bir silahlı çatışmaya girebilmek, iyi donanımlı, günün şartlarına uygun teknolojiyle desteklenen bir orduya sahip olmayı zorunlu kılmaktadır.

Günümüzde Suriye Ordusu, hali hazırda 220 bin kişilik bir askeri personel gücüne sahip bölgenin en büyük askeri güçlerinden biri gibi görünse de eski Sovyet silah teknolojisi üzerine inşa edilmiş ve donanım olarak zamanın şartlarının gerisinde kalan tarafıyla İsrail Ordusu’nun savaş gücüne karşı büyük zafiyetlere sahiptir.

Gerek Hafız Esad gerekse Beşşar Esad, Suriye Ordusu’nu modernleştirme ve İsrail’e karşı askeri güç dengelerini sağlama adına birçok girişimde bulundu. Suriye, Soğuk Savaş sonrası dönemde daha çok ordusu için yüksek caydırıcılık imkânlarına sahip silah sistemlerinin sağlanmasına yöneldi. Bu silah sistemlerinin başında füze teknolojisi ve kitle imha silahları gelmektedir. Suriye Ordusu’nun füze gücünün önemli bir kısmını uzun menzilli Scud’lar oluşturmaktadır. Scud’lar Halep’in güney doğusundaki Al-Safir Füze Üssü’ndeki yeraltı tünellerinde ve silolarda saklanmaktadır. İran ve Kuzey Kore’nin Suriye’ye Scud-C ve Çin yapımı M–9 füzelerinin üretimi konusunda destek verdiği iddiaları da sürekli dile getirilmektedir. Bazı gözlemcilere göre, Suriye 60–70 kadar mobil füze rampasına ve bin civarı Rus ve İran malı geliştirilmiş Scud’a sahiptir. Diğer bir iddia ise Suriye’nin Scud-B ve Scud-C’lerin yanı sıra Kuzey Kore ve İran tarafından geliştirilen ve 500kg’lık başlığı 700km öteye taşıyabilen uzun menzilli Scud-D füzelerine sahip olduğudur. Hatırlanacağı gibi 2005 Mayıs ayında bu iddiaları kanıtlar nitelikte bir olay Türk kamuoyunu meşgul etmişti. Suriye’nin denediği üç Scud füzesinden biri, Türkiye topraklarına düştü. İsrail askeri yetkililere göre denenen füzelerden biri 200 kilometre menzile sahip Scud-B, diğer ikisinin de 700 kilometre menzile sahip Scud-D füzeleriydi.

Suriye Ordusu’nun envanterinde Scud’lara ek olarak Rus yapımı SS–21 ve FROG–7 füzeleri bulunmaktadır. Suriye Scud’ların bir yeni versiyonu sayılan SS–26 İskender-E füzelerini Rusya’dan tedarik etme çabasındadır. Bu tarz silahların Suriye Ordusu’nun elinde olması mutlaka bir caydırıcılık unsurudur, fakat bu silahların İsrail’e karşı kullanılması için Suriye’nin güçlü bir siyasi iradeye ve uygun uluslararası şartlara sahip olması gerekir. Böyle bir durum ise Orta Doğu’da büyük ihtimalle kontrol edilemeyen geniş çaplı bir savaş tehlikesinin habercisi olacaktır.

2000’li yıllarda oluşan uluslararası konjonktür içinde Suriye’nin sınırlı ekonomik gücü ve çağın uzağında kalmış ordusuyla İsrail’e karşı Golan’da askeri bir eyleme girişmesi yakın gelecekte mümkün görünmemektedir. Beşşar Esad yönetimi de, Golan konusundaki mücadelesini diplomatik alanda sürdürmeyi ve Suriye ile İsrail arasında kendi aleyhlerine olan askeri güç dengesini Hamas ve Hizbullah’a verdiği siyasi ve moral destekle kapatmayı tercih etmektedir. Suriye’nin Hizbullah’a siyasi destek verdiği Devlet Başkanı Beşşar Esad dâhil tüm Suriyeli yetkililer tarafından kabul edilmektedir. Askeri destek verdiklerini kabul etmeseler de en azından Hizbullah’a giden silahların Suriye üzerinden ulaştırılması muhtemeldir. Özellikle Hizbullah açısından askeri lojistik destek sağlama da coğrafi konumuyla Suriye bir akciğer işlevi görebilmektedir.

Hizbullah’ın askeri açıdan en dikkate değer özelliklerinden biri, bölgede İsrail’e doğrudan etkili saldırı yapabilecek insan ve silah gücüne ve organizasyon kabiliyetine sahip tek irade olmasıdır. Kendi topraklarına karşı yapılan hava saldırılarına karşı meşru müdafaa hakkını bile kullanamayan Suriye için, Hizbullah’ın askeri varlığı İsrail’e karşı yürütülen askeri ve stratejik mücadelede büyük önem arz etmektedir. İki ülke arasında İsrail’in lehine var olan askeri dengeler yüzünden Suriye, İsrail’le askeri mücadelesini Lübnan üzerinden sürdürmeyi kendi ulusal çıkarları için daha yararlı görmektedir. 2006 Lübnan Savaşı’nda Hizbullah’ın Katyuşa füzeleriyle İsrail topraklarına yaptıkları saldırıların vuruş ve zarar gücünün yüksekliği de İsrail’in güvenlik endişenin boyutunu attırmaktadır.

5) İsrail Barış Müzakereleriyle Golan’ı Suriye’ye geri verebilir mi?
1992’de Madrid’te başlayan Orta Doğu Barış Süreci çerçevesinde Golan Sorunu’nu ele almak için barış masasına oturan Suriye ve İsrail, 2000 yılında görüşmelerin kesilmesinden sonra tekrar barış masasına oturmayı 2008 yılına kadar başaramadı. 2008 Mayıs ayında Türkiye’nin arabuluculuğunda İstanbul’da başlayan Suriye İsrail dolaylı barış müzakereleri, İsrail’deki iç politika çekişmeleri ve İsrail tarafının isteksizliğinden dolayı kesilmek zorunda kaldı. Müzakerelerin en önemli konusu, tabi ki Golan Tepeleri’nin statüsüydü. Yıl sonunda müzakerelerin nasıl sürdürülebileceği tartışılırken İsrail ordusunun Gazze’de başlattığı ve sivillere de kapsayan bir katliama dönüşen askeri operasyon müzakerelerin sürdürülmesi yolundaki umutları en azından kısa süreliğine bitirdi.

Barış müzakerelerinin sürdürülememesinin altına Suriye yönetiminden çok İsrail yönetiminin fırsatçı, tek taraflı ve güven vermeyen dış politika davranışları yatmaktadır. İsrail, genellikle barış müzakerelerini uluslararası kamuoyunu meşgul eden ve askeri operasyonlarına psikolojik hazırlık sağlayan bir araç olarak kullanmaktadır. İsrail’in Suriye’ye, Filistin topraklarına ve Lübnan’a yaptığı sert askeri operasyonlar, barış müzakerelerinde İsrail’e olan güvensizliği arttırmaktadır.

Diğer yandan İsrail, Golan’dan çekilmeyi kabul etse bile bölgenin silahsızlandırılması, Herbon Dağı gibi stratejik noktalarda gözetleme istasyonları bulundurma, su kaynaklarını ortak kullanma gibi istekleri olacağı aşikârdır. Buna Suriye’nin Hamas, Hizbullah ve İran’la olan ilişkilerini kesme gibi bölge gerçeklerinin çok uzağında istekler de eklenebilir. Yine bölgedeki Yahudi yerleşimleri barış müzakereleri sırasında önemli bir mesele olarak iki tarafın karşısına çıkacaktır.

Sonuç olarak İsrail’i Golan’dan çıkmaya zorlayacak bir barış müzakeresinin başlamasını sağlayacak, küresel güç ABD dışında, bir uluslararası aktörden bahsetmek mümkün değildir. Başkan Obama liderliğindeki yeni ABD yönetimi, uluslararası imajını düzeltme adına ılımlı mesajlar verse de Küdüs’ün İsrail’in nihai başkenti olduğunu söyleyen bir ABD başkanından Golan meselesinin çözülmesi konusunda İsrail’e baskı yapmasını beklemek gerçekçi değildir. Suriye’de, İsrail’le barış masasına oturmak için ABD’nin arabuluculuğunu ve desteğini bekleyen oldukça istekli bir devlet başkanı olsa bile. Görünen o ki makalemizin başında belirttiğimiz İsrail Devlet Başkanı Perez’in Golan’la ilgili müzakereler için seçim yapmak zorunda dediği lider, Beşşar Esad olmaktan çok ABD Başkanı Obama’dır.

(*) Yasin Atlıoğlu, Marmara Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü, Doktora Öğrencisi

Not: Bu makale BİLGESAM’ın internet sitesinde yayınlanmıştır.
Advertisements