Yasin Atlıoğlu*/23 hAZİRAN 2008

1990’lı yıllarda SSCB’nin dağılması ve ideolojik rekabete dayalı çift kutuplu uluslararası sistemin ortadan kalkması dünyada köklü değişiklikleri ve belirsizlikleri beraberinde getirdi. İnsanlık tarihindeki her büyük dönüşüm gibi Soğuk Savaşı bitişi de eski uluslararası sistemin mutlak doğrularını ortadan kaldırdı, bir kaosa ve kafa karışıklığına yol açtı. Siyaset bilimciler uluslararası sistemi yeniden tanımlama uğraşı içine girmek zorunda kaldı.

Uluslararası sistem, durağan bir yapıdan dinamik ve değişken bir yapıya bürünürken ideolojilerin öneminin azaldığı ve globalleşme olgusunun dünya çapında yaygınlaştığı yeni dünya düzeninde ulus devlet üzerinden yapılan sistem analizlerine devlet dışı aktörler daha fazla katılmaya başlandı. Hatta ulus devletlerin sonun geldiği ve yeni uluslararası sistemde onun yerini Avrupa Birliği, Nafta gibi uluslararası örgütlenmelerin veya çokuluslu şirketlerin alacağını iddia eden birçok fikir ortaya atıldı. Bunun yanında ABD’nin artık uluslararası sistemdeki tek hegemon olarak bir Pax Americana oluşturduğunu iddia edenler de azımsanmayacak düzeydeydi.

Francis Fukuyama, 1989 yazında The National Interest dergisine yazdığı “Tarihin Sonu mu?” başlıklı makalesinde liberal demokrasinin insanlığın ideolojik evriminin son noktası olduğunu ve monarşi, faşizm ve komünizm gibi rakip egemenlik biçimlerinin liberal demokrasiye yenik düştüğünü ilan etti. Birkaç yıl sonra, 1993’te Harvard Üniversitesi’nden Samuel Huntington, Foreign Affairs dergisinde yayınlanan “Medeniyetlerin Çatışması” konulu makalesinde yakın gelecekteki uluslararası ittifakların medeniyet temelinde oluşacağını ve dolayısıyla olası çatışmaların farklı medeniyetler arasında gerçekleşeceğini ifade ediyordu. Huntington teorisinde tarih deneyimler ışığında sosyal ve kültürel farklılıklarla çatışma arasında doğrudan ilişki kurmaktaydı. 2000’li yıllarda da Thomas Barnett “Çekirdek Çatlak” kuramında dünyayı gelişmiş, güvenli, istikrarlı “çekirdek” ile gelişmemiş, istikrarsız, tehdit edici “çatlak” olarak iki böldü. Barnett güvenlikle çatışmayı kendi kriterlerine göre yaptığı bir sınıflandırmayla ilişkilendiriyordu. Üç fikir adamının uluslararası ilişkileri tanımlamaya yönelik kuramlarının bir ortak yanı ABD’nin hegemonik gücüne meşru bir misyon sağlaması, diğer ortak yanlarıysa Batılı düşüncenin çıkış noktasını oluşturan her şeyi rasyonelleştirme çabasıdır. Kökenleri Aristo’ya kadar giden ve doğruluk ve yanlışlıkla ilgilenen klasik mantık önermelerinin neden-sonuç ilişkileri üzerine yapılandırılan bu kuramlar, hiçbir şeyin kesin olmadığı, dinamik, değişken ve içinde belirsizlikler barındıran yeni uluslararası sistemi açıklamakta yeterli olmayabilir. Bu da bizi klasik mantık ve Batılı rasyonel düşünceye alternatif düşünme yolları aramaya itmektedir.

Newton mekaniğinin nedensellik ve mutlak doğruluk-yanlışlık ilkesini eleştiren kuantum mekaniğinin bilimsel alanda gelişmesi ve yaygınlaşması, Batı’da bilimsel düşünme ve araştırmanın önkoşulu olan bu ilkeleri büyük bir sarsıntıya uğratmıştır. Bu durum uluslararası sistem üzerinde yapılacak analizlerde de kullanılan analitik önermelerin ve nedensellik ilkesinin yerini belirsizlik ilkesinin almaya başlamasını zorunlu kılmaktadır. Makalemizde kuantum mekaniğinin bir uzantısı kabul edilen Bulanık Mantık (Fuzzy Logic-FL) kuramını günümüzdeki dinamik uluslararası sisteminin yapısıyla ilişkilendirmeye çalışacağız.

Bulanık Mantık Teorisi

“Mantıksal Bulanıklık” veya “Çokdeğerlilik” kavramı, 1920’lerde ortaya çıkan kuantum mekaniğinin, iki değerli klasik (Aristo) mantık sisteminin “doğru” ve “yanlış” ile ifade edilen değer kümesine, bir üçüncü değeri ekleyerek belirlenemezliklerin bilimsel olarak ifade edilmesine dayanır. Alman fizikçi Werner Heisenberg temellerini attığı belirsizlik kavramı, Jan Lukasiewicz, Erwin Schrödinger, Max Black gibi kuantum teorisyenleri tarafından geliştirilmiştir. “Bulanık Mantık” kavramı ise ilk kez 1965’te Azeri Prof. Lütfi Askerzade tarafından Bulanık Kümeler (Fuzzy Sets) başlıklı makalesinde kullanıldı.

Prof. Askerzade’nin makalesi, 1960’ların sonlarında klasik mantığın kesinlik vurgusundan vazgeçmeyen bilimsel çevreler tarafından eleştirilse ve kabul görmese de, 1970’lerde özellikle Japon bilim adamlarının bulanık mantık kuramını mühendislik uygulamalarında kullanmaya başlamasıyla kurama olan ilgi dünya çapında arttı. Bulanık mantığa ilk başlarda Batı’da Japonya kadar ilgi duyulmaması, kuramın doğulu bir düşünme yapısını temsil etmesinden ve Batı’nın rasyonel düşüncesini tehdit etmesinden kaynaklanıyor olabilir.

Klasik mantıkta temel girdiler sabit sonuçlar doğururken bulanık mantıkta sayısı belli olmayan girdiler, girdilere ve varsayımlara göre değişen birden çok sonuç doğurabilmektedir. Bulanık mantık çok değişkenli bir mantık sistemidir, kesinliklerle değil belirsizliklerle ilgilenmektedir. Belirsizlik, kaçınılması mümkün olmayan bir durum olduğu gibi faydaya da dönüştürülebilecek bir alandır. Aslında bulanık mantığı, bir olasılık belirleme sistemi veya belirsiz ifadelerle yapılan belirsiz işlemler olarak düşünmek doğru değildir. Klasik mantıkta kesin doğrular, bulanık mantıkta ise doğruluğun dereceleri vardır. Bulanık mantığın amacı, değişkenliklerin ve kuralların esnek bir şekilde belirlemek ve yapısını koruyarak değişen koşullara değişen cevaplar üretebilmektir. Bu esneklik hiçbir zaman bir rastlantısallık içermez.

Bulanık mantık, 1973 yılında Ebrahim Mamdani tarafından ilk kez bir buhar makinesinde uygulandı. Ticari olarak ise 1980’de Danimarka’daki bir çimento fabrikasının fırınını kontrol etmede kullanıldı. 1980’lerden itibaren “Bulanık Mantık” kuramının kullanıldığı geniş bir uygulama sahası oluşmaya başladı. Elektrik süpürgelerinde, çamaşır makinelerinde, mikro dalga fırınlarda, asansörlerde, klimalarda, otomobillerin vites kutularında, elektronik devrelerin ve yapay zekânın karar verme algoritmalarında kullanılmaktadır. Bulanık mantığın Japonya’daki en önemli uygulamalarından biri Tokyo Metrosu’dur. Hedefe 7 cm kala durabilen trende yolcular bir yere tutunma ihtiyacı hissetmemektedir. Yine Yamaichi Securities’in geliştirdiği Bulanık Mantık temelli uzman sistem, 1988 yılının Ekim ayında Tokyo Borsası’nda yaşanan krizin sinyallerini 18 gün önceden haber vermiştir. Bulanık Mantık kuramının kullanıldığı diğer bir alanda havacılık ve uzay araştırmalarıdır (Uçakların uçuş kontrol sistemleri, insansız hava araçları). Bulanık mantık, uygulandığı alanlarda enerji, işgücü ve zaman tasarrufu sağlamasından dolayı kuram üzerindeki araştırmalar dünya çapında gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır.

Rasyonel Mantık Üzerine Kurulan Uluslararası Sistem

Newton mekaniğinde bilim olgular arasındaki nedensellik bağlantısına indirgenmekte, olgusal dünyanın değişmez bir düzene sahip olduğu kabul edilmektedir. Bu çerçevede nedensellik rasyonel düşünmenin bir önkoşuludur. Rasyonelliği çıkış kabul eden Batılı düşünce de doğayı tanıma, doğayı rasyonelleştirme çabası içerisine girmektedir. Batı’da aydınlama sonrası rasyonel düşüncenin hâkim olması, siyasetten ekonomiyi kültürden dine her alanda yeni kurulan modern dünyanın bir neden sonuç ilişkisine ve kesin doğrular ve yanlışlar üzerine inşa edilmesine yol açmıştır.

Batılı düşünceye göre doğadaki düzen içerisinde kendi kendine (neden-sonuç ilişkisine göre şekillenen) bir denge vardır. Ulus devletlerin yaygınlaşmasından sonra uluslararası ilişkilerde de benzer bir denge oluşmuştur. Bu denge holigarşiktir ve güç temeline dayanan karşılıklı bağımlılık ilişkileriyle sürdürülmektedir.

Peki ne oldu da Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası ilişkilerin doğasında var olan bu denge bozulmuş ve belirsizlik ve düzensizlik(kaos) hakim olmuştur. Bunun ilk nedeni, Soğuk Savaşta iki kutup arasında oluşan stratejik güç dengesinin ve etki alanlarının tek elde toplanması ve iki küresel hegemonun birbirini kontrol ettiği iç denetim mekanizmanın yok olmasıdır. SSCB’nin yıkılmasının ardından dünya tek kutuplu bir sisteme geçmiş gibi görünse de ABD’nin tek küresel hegemon olarak SCBB’nin eski nüfuz alanlarını tamamen kontrol edemediği ve buralarda stratejik boşlukların veya kriz alanlarının oluştuğu görülmektedir. Elinde üstün bir askeri ve teknolojik güç olan ABD’nin yüzyıllar önce Osmanlı İmparatorluğu’nun (Pax Ottomana) veya Roma İmparatorluğu’nun (Pax Romana) sağladığı kontrol ve görece istikrarı sağlayamamasının nedenine gelince. ABD’nin hegemon güç olarak en büyük eksikliği küresel ortak bir adalet ve ahlak anlayışı geliştirme konusundaki yetersizliğidir.

Tarih boyunca adalet, düzensizliği düzene sokma, haklıya hakkını verme, zulmü engelleme sanatı olarak bilindi. Savaşlar adaleti sağlamak için yapıldı, hükümdar halka adalet dağıtmak için iktidara geldi. Diğer yandan adalet ontolojik bir kavramdır, yani olgusal olarak var olmadığı halde kolektif bir algılama ile var sayılmaktadır. Uluslararası sistemde bu kolektif algının oluşmasına katkı yapacak en güçlü irade hegemon güçtür. Bununla birlikte günümüzün hegemon gücü ABD hala aydınlanma döneminde oluşan rasyonel düşünce tarzıyla uluslararası sistemi bir denge ve bu dengeyi de adalet olarak görmeye devam etmektedir. Doğada güçlü güçsüzü yok etmektedir, büyük balık küçük balığı yemektedir, denge yani Batılı düşünceye göre adalet böyle sağlanmaktadır. Çünkü rasyonalite bunu gerektirir. Kapitalizmin kökeninde yatan adalet anlayışı da budur.

Avrupa merkezci Batılı düşünce tüm dünyaya tek bir doğru olduğunu bunun da kendinin kavramsallaştırdıkları doğrular olduğunu dayatmaktadır. Medeniyeti yaratan Batı’dır, Batı’nın rasyonel düşüncesidir. En iyi demokrasi Batılı demokrasidir, insan haklarının kıstaslarını onlar belirler, etnik ve dini haklara karşı en fazla duyarlılığı onlar taşır. Oysaki Batılılar tarafından Batı dışındaki insanlara yönelik işlenen suçlara karşı çoğu zaman bir duyarsızlık hâkimdir. Örneğin ABD askerleri Ebu Garib’te Iraklılara, Guantanamo’da Müslümanlara işkence yaparken, hergün Irak’ta yüzlerce insan ölürken veya İsrail 2006 yazında Lübnan’da 1 ayda çocuklar dâhil 1000’den fazla kişiyi öldürürken Batılı dünyadan pek ses çıkmaz veya çıkan sesler infial uyandırmayacak kadar düşüktür. Batılıların bu insanlık dışı eylemleri ise reel politikanın bir parçası olarak meşrulaştırılmaya çalışılır. Çünkü Batılılara göre uluslararası sistemdeki adalet sadece hiyerarşik bir dengedir. Bu açıdan “Bulanık Mantık” Batı’nın rasyonel mantığının zayıflık olarak gördüğü, yok saydığı, aşağıladığı insaniyet ve hakkaniyet gibi kavramların yeniden canlandırılması ve özellikle Batı medeniyetinin dışında kalan toplumların kendi gerçeklerine dönmeleri açısından büyük bir zihinsel meydan okumadır. Bulanık mantığın rasyonel mantıktan en önemli farkı, insan iradesini ve duygularını düşüncenin içerisine daha fazla katmasıdır, nesnelliği dayatmayıp izafi olmasıdır.

Türkiye’nin Güvensizlik Travması ve Belirsizlik Korkusu

Türkiye, Soğuk Savaş döneminden kalma kötü bir alışkanlığını hala sürdürmektedir. Çevresinin kendini yok etmeye çalışan düşmanlarla dolu olduğu düşüncesi gerek yönetimsel gerekse toplumsal düzeyde büyük bir özgüven kaybına, tedirginliğe ve korkuya yol açmaktadır. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” gibi deyimlere yansıyan bu psikolojiyi Vamık Volkan Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının yarattığı büyük travmanın devam etmesi, Osmanlı’nın yasının tutulamaması olarak yorumluyor. Bu travmanın sonuçlarını tüm eski Osmanlı coğrafyasında görmek mümkün Türklerde, Araplarda, Yunanlarda, Sırplarda, Ermenilerde. Bu toplumların hepsi yüzyıllardır birlikte yaşadığı kendi dışındaki insanları tarihe referans vererek ötekileştirmektedir. Yüzyıl başında oluşamaya başlayan ulus devletlerin Batılı rasyonel mantığı göre kurgulanan ulusal eğitim sistemleri ve ideolojik resmi tarih anlayışları, birbirlerine karşı öfke ve nefret duymalarını sağlarken bu toplumların siyasi, ekonomik ve kültürel olarak Batı kapitalizminin hizmetine en az sorunla girmesini sağlamış ve onları savunmasız bırakmıştır.

Soğuk Savaş döneminde kendini tehdit altında hisseden Türkiye’nin dış politikada siyasi ve ekonomik işbirliği ve etki alanları oluşturabileceği yakın periferisini, özgüven eksikliğinden ve psikolojik önyargılarından dolayı korku ve tehdit alanlarına dönüştürdüğüne pek çok kez şahit olduk. Türkiye komşusu olan devletleri ya dost, ya da düşman olarak algıladı. Türk yönetici eliti, dış politikada kendi stratejilerini oluşturmak yerine küresel güç ABD’nin sistemsel çıkarları çerçevesinde Türkiye’ye çizdiği rollerle yetinmek zorunda kaldı. Bu algılama biçiminde Batının klasik mantığının izlerini görmek mümkün. Yine yıllarlardır Türkiye’nin güneydoğusundaki bir bölgeye Orta Doğu dememizin altında yatan gerçek budur. Çevremizi kendi gerçeklerimizle değil Batı’nın rasyonel mantığının bize söylediği gerçeklerle adlandırıyoruz.

Soğuk Savaş’ın bitişiyle SSCB’nin çekildiği nüfuz alanlarında oluşan jeopolitik güç boşlukları, Türkiye’yi stratejik önceliklerini ve bölgesel rolü yeniden tanımlamaya zorlamıştır. Oluşan dinamik ve belirsiz uluslararası sistem, savunmacı ve statükocu dış politika stratejiklerini etkisiz hale getirmektedir. Bu dönüşüme rağmen Türk dış politika elitinin ve toplumun bilinçaltına işleyen güvensizlik travması ve hala tek bir dış düşmana odaklanma isteği, Türkiye’nin dinamik uluslararası sisteme katılmasını zorlaştırmaktadır. Pek çok Türk için belirsizlik kavramı, olumsuz bir anlam ifade eder ve bir korku yaratır. Oysaki belirsizlikler içlerinde riskler kadar stratejik fırsatlar da barındırabilir. Belirsizlikler, dinamik dış politika stratejilerine sahip ülkelerin tehditlere ve fırsatlara karşı hazırlıklı ve zinde kalmasını sağlar. İsrail Devleti örneği belirsizliklerin hâkim olduğu bir coğrafyada nasıl yaşanabileceğini göstermektedir.
Gelelim günümüzdeki uluslararası sistemin bulanık mantıkla nasıl kavranabileceğine. Dinamik bir uluslararası sistem içerisinde etkin bir aktör olarak var olmanın ilk yolu, dış politika gerçeklerini tanımlarken doğru ve yanlış olarak iki seçeneğe indirgeyen Batı’nın klasik mantık anlayışına alternatif düşünme modelleri üretmektir. Uluslararası sistemde mutlak düşmanlar veya mutlak dostlar yoktur, ittifaklar da, çıkarlar da sürekli bir değişim halindedir. Bu değişim akışkanlığı içerisinde oluşan geçici durumlardan aktörler maksimum çıkarı elde etme çabasındadır. Sistem içerisinde belirsizlikleri yakından izleme, olasılıkları belirleme ve kontrol etme, aktörlere önemli stratejik avantajlar sağlayabilir. Bulanık mantık kuramının belirsizliklere verilecek cevaplar açısından mükemmel bir yöntem olduğu aşikârdır.

Günümüzde karışık ve sürekli krizlerin hüküm sürdüğü oturmamış sistemsel yapı, Orta Doğu’da bazı devletlere ve siyasi-askeri güçlere yeni fırsatların değerlendirilmesi yoluyla hızlı stratejik sıçrayışlar yapma ve dinamik çıkar ittifaklarına girme imkânı vermektedir. Bu noktada dinamik çıkar ittifakı dediğimiz kavramı tanımlamak gerekiyor. Dinamik çıkar ittifaklarını ortaya çıkaran temel mantık, uluslararası sistemin dinamik bir yapıya sahip olduğu tezinden yola çıkarak uluslararası güçlerin sistem içindeki konumlanışlarının çıkar ve tehdit algılayışlarını doğrudan etkilemesi ve bunun sonucu ortaya çıkan ittifakların dinamik bir yapıya sahip olmasıdır. Türkiye’nin Suriye ile ikili ilişki şekli bu tür ittifaklara en iyi örneklerden bir sayılabilir. Tabi ki dinamik çıkar ittifaklarını geçici çıkar ittifaklarından ayırtan en önemli nokta ise bu birliktelik şeklinin çok boyutlu ilişkilerle desteklenen karşılıklı bir güveni de içinde barındırmasıdır. Dinamik çıkar ittifaklarında ortak hedefler veya kişisel tatminler sağladıktan sonra taraflar ittifakı sona erdirme esnekliğine sahip olabildikleri gibi ittifakı değişen şartlara uydurarak devam da ettirilebilirler. Türkiye Suriye ilişkilerinde oluşturulacak ekonomik ve kültürel derinlik ve bağımlılık ilişkilerin uzun vadeli istikrarını sağladığı gibi ilişki şeklini stratejik bir ortaklığa da dönüştürebilir. İçinde bulunulan dinamik sistem buna imkân vermektedir.

Türkiye’de dış politika olaylarını analiz ederken en çok düşülen yanlışlıklardan biri de dinamik sistemi statik analizlerle tanımlamak ve kesin gerçeklere ulaşma çabasıdır. Tabi ki bu çaba, biraz analiz yapanların bilgi eksiklerinden ve biraz da Batılılar gibi rasyonel düşünme kaygısından kaynaklanmaktadır. Sıcak bir dış politika gelişmesinden örnek verelim. Türkiye’nin arabuluculuğuyla 8 yıl sonra başlayan İsrail- Suriye müzakerelerde Türkiye’nin rolünün değerlendirilmesi. Türk kamuoyunun bir kısmı Türk hükümetinin girişimini mutlak bir başarı, bir kısmı ise gereksiz bir eylem olarak yorumladı. Her iki tarafın görüşü de ideolojik, statik, sığ ve sonuca odaklanan yorumlar olarak değerlendirilebilir. Müzakerelerde Türkiye için önemli olan Suriye- İsrail arasında mutlak barışın sağlanıp sağlanmaması değildir, mühim olan gelişmelerin akışkanlığının içerisinde kalabilmesidir. Diplomasinin her türü, dinamik sistem içerinde devletlerin mücadele ve kazanım alanlarıdır.

Sonuç
Uluslararası ilişkilerin günümüzdeki karmaşık yapısı ve yakın gelecekte daha da karmaşıklaşması ihtimali, sistem analizlerinde farklı disiplinler tarafından desteklenen yeni esnek ve ussal yaklaşımların geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Türkiye, dış politika stratejilerini belirlerken “Bulanık Mantık” kuramından yararlanabilir. Bu yöntem belirsizliklerin hüküm sürdüğü uluslararası sistemde tehdit ve fırsatlara karşı daha hazırlıklı olunmasını sağlayabilir ve belirsizliklerin getirdiği riskleri fırsatlara dönüştürmeye yardımcı olabilir. Aynı zamanda uluslararası sistemdeki devlet ve devlet dışı tüm aktörlere tarihi ve psikolojik önyargılardan sıyrılarak daha geniş bir perspektiften yaklaşılmasını sağlayabilir. Tabi ki Türkiye bulanık mantığı dış politikada uygulayabilmek için iyi yetişmiş insan gücüne, teknolojiye, bilgiyi üretecek ve bunların dolaşımını hızlı ve etkili sağlayacak kamu diplomasisi araçlarına ihtiyaç duyulacaktır.
Türkiye’de “Bulanık Mantık” kuramının uluslararası ilişkilere ve dış politika karar alma sürecine uyarlanabilmesi ciddi ve uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç duymaktadır. Bu kuramı sosyal bilimler alanında kullanarak Türkiye’de belli bir çevrede de olsa gündeme gelmesini sağlayan Alev Aratlı dışında sosyal bilimcilerimizin bu konuya ilgi göstermemesi ise büyük bir eksikliğin ve duyarsızlığın göstergesidir. Türkiye’nin tam bağımsız ve etkin bir aktör olarak uluslararası sistem içerisinde var olması, günlük siyasi, ekonomik, askeri veya teknolojik başarılara değil uzun vadeli sonuçlar doğuran zihinsel yenilenmelere (devrimlere) bağlıdır.

* Araştırmacı-Yazar

Not: Bu makale TASAM’ın internet sitesindeki Stratejik Yorum bölümünde yayınlanmıştır.
Advertisements